Halep Yok, Azdak da…

Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesini bilir misiniz?

Eski bir Çin hikâyesinden esinlenerek yazdığı oyunla bir yığın şey söyler Brecht. Ama ana hikâyenin oyuna isim olan tebeşir dairesinde kararlaştırılan emek-mülkiyet ilişkisi olduğunu söylemek herhalde abartı olmaz.

Şöyle olur: Bir çocuğa bakan, onu büyüten Grusha, çocuğun biyolojik annesinin çocuk üzerinde hak iddia etmesi üzerine, bölgenin biraz çılgın yargıcı Azdak’ın huzurunda bulur kendisini. Azdak iki tarafı da dinler. Birisi “onu ben doğurdum” derken, diğeri “ona ben emek verdim” demektedir.

Azdak işin içinden çıkamamış görünür ve yere tebeşirle bir daire çizer. Çocuğu dairenin içine yerleştirir. Kadınlardan çocuğun birer kolundan tutmalarını ve çocuğu kendilerine doğru çekmelerini ister. Hangisi çocuğu kendi tarafında çekmeyi başaracaksa, çocuk onun olacaktır.

İki kolundan iki yana çekilen çocuk acı çeker. Çekiştirme uzadıkça acı artar. Nihayet Grusha çocuğun acı çekmesine katlanamaz ve çocuğun kolunu bırakır. Çocuk —zafer duygusuyla ve kibirle etrafa bakan— biyolojik annesinin kucağına düşer. Grusha ile birlikte hepimiz, olaya şahit olan bütün salon, derin bir hayal kırıklığı içindeyken…

Azdak kararını açıklar: Çocuk Grusha’nın olacaktır. Çünkü —besbellidir ki— çocuğu asıl seven, onun acı çekmesine katlanamayan, Grusha’dır.

Adil mi?

Eğer oyunu seyrettiyseniz ta iliklerinizden hissetmişsinizdir, çok adil.

***

Kafkas Tebeşir Dairesini, Dostlar Tiyatrosundan izlediğim genç yaşlarımdan beri sıklıkla hatırlarım. Ama en çok da şu Gezi’den beri hatırlıyorum. Bugün bir defa daha hatırlamama, İlber Ortaylı’nın Halep hakkında yazdıkları sebep oldu (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ilber-ortayli_614/halepin-yuzune-nasil-bakacagiz_40310048). Hepsi Halep üzerinde mülkiyet hakkı olduğunu iddia eden bir yığın özne Halep’i oradan buradan çekiştirirken, Halep öldü. Her biri elbette son derece kıymetli olan Haleplilerden, Halep’in tarihi mimarisinden ve —Ortaylı’nın da işaret ettiği— görgüsü ve kültüründen söz etmiyorum. Onların her biri yeri doldurulamayacak şeyler. Ama Halep diye bir özne, kendi başına bir şey daha var kaybettiklerimizin arasında…

Halep’i görmüşlüğüm yok. Ama görmediğim bir yığın şeyi biliyorum. Halep’i de öyle biliyorum. Ortaylı’nın sözünü ettiğim bugünkü yazısında değindiği Üsküp’ü nasıl biliyorsam öyle biliyorum. Halep’i ilaveten, daha önce sık sık referans verdiğim Antifragileda Nassim Nicholas Taleb’in ulus-devlet deli gömleğinde can çekişen şehirler listesinden de biliyorum —İzmir ve İstanbul’un da yer aldığı listeden. Bugün insanlık olarak sahip olduğumuz medeniyetimizin muhtelif ipliklerinin dokunduğu merkezlerden biri olarak…

Halep’i, görmeden, bilmeden, seviyordum. Sevdiğim ne varsa hepsinin bir biçimde Halep’e de borçlu olduğunu bilerek seviyordum. İzmir’i mesela çok seviyordum, görmüş, bilmiş olarak… Ve onun ağır ağır, elimizde, can çekişerek ölmesine şahit oldum, içim yanarak. Anlaşılan o ki Halep’in can çekişmesine zaman kalmadı. Ayakta öldü. Boynu vurularak…

Derin bir teessür içindeyim.

***

Sait Faik’in hikâyelerinden birinde, biri diğerine “neden öldürdün” diye sorar. “Seviyordum abi” diye başlar diğeri. Arkasını dinlemeye lüzum yok.

Halep’i, onu çok sevenler öldürdü. Çok sevdiklerinden…

Hepsi Halep’in bir yerlerinden çekiştirdiler ve… Artık Halep yok.

Ama imtihanımız bitmiyor. Halep’i öldürmüş olanlar, şimdi arsızca, utanmazca, alçakça, Halep’in ardından timsah gözyaşları döküyorlar. Halep’in —ve Halep’in temsil ettiği her şeyin— ardından, kendi adabımızca, sessiz bir yas tutmamızı bile çok görüyorlar bize.

Halep’i güya çok seviyorlardı. Çünkü kendilerine kalmış bir miras olarak görüyorlardı. Kendi malları… Üzerinde istedikleri tasarrufta bulunabilecekleri bir şey. Mesela İstanbul’a ne yaptılarsa onu yapabilecekleri bir şehir. İstanbul’u da çok seviyorlar biliyorsunuz. Çok sevdiklerinden öldürüyorlar. Çok sevdikleri her şeyi öldürüyorlar.

Çünkü ancak öldürmeyi biliyorlar. Boşuna değil şehadete övgüler düzmeler. Yaşatmak maharet ister. Halep yapmak, Halep’i yaşatmak maharet ister. Öldürmek kolay, herkes becerebilir.

***

Türkiye’de, bu topraklardan, bu toprakların çatlaklarından, Ertuğrul Özkök gibi adamlar çıktı. “Halep’ten bize ne” diyenler, “Halep” diyene “Ortadoğu bataklığı” diye cevap verenler. Şimdi, olup bitenlerin kendisini teyit ettiğini düşünenler. Olur a, öyleleri de çıkar. Halep’te bile çıkar öyleleri. İzmirlerinden kalkıp İstanbul’a yerleşen ama durmadan İzmir güzellemeleri yazan adamlar. İzmir’in ölüyor olduğunu görmezden gelip, İzmir’in gençlik fotoğraflarını gözümüze sokup duran adamlardı bunlar aynı zamanda. İzmir neydi, Halep neydi, farkında değillerdi. Öldüğünü, ölüyor olduğunu o yüzden idrak edememişlerdi.

Şimdi, güya Özkök’e karşı safta dizilmiş, “Halep’in hesabını soracağız” edalarıyla kükreyen ahlaksız, ahmak zibidiler korosu, Halep’in kendilerine kalmış bir miras olmadığının farkında bile değiller. Öyle kükrediklerine bakmayın, aslını ararsanız, kendi malları olmayacaksa Halep ölmüş, umurlarında değil. Onlar, yağmalayacakları bir miras kaybolduğu için kükrüyorlar. Delil mi istersiniz? İzmir —gerçi çoktandır, otuz yılı aşkın süredir can çekişiyordu ama— ellerinde, gözlerinin önünde verdi son nefesini. Kılları kıpramadı.

Halep ve İzmir aynı şey.

Halep ve İzmir, bütün insanlığın ortak mirası. Herkesin malı. Herkesin kendisine bir yer bulabileceği, hiçbir kasabada barınamayacak olanların nefes alabileceği yerlerdi. İnsanlığın geleceğine açılan kapı olma ihtimali barındıran yerler. Kozmopolit, çok kültürlü…

Halep kim, siz kim?

Tekrarlayayım, Diyarbakır’ın kıymetini bilmeyene Halep’i hiç yedirmezler.

Şimdi…

Halep’i çekiştirip öldürdükten sonra, bu yana dönüp, sizin suçunuza ortak olmayan herkesi aynı pakete koyup, “siz hesap vereceksiniz” filan diye kükremeyin. Aşağılık herifler, size söylüyorum. Hesap filan vermeyeceğiz, çünkü hesabını vermemiz gereken bir günahımız yok. Bütün günah sizin. Ve fakat güç de elinizde. Bizi de Halep’i öldürdüğünüz gibi öldürebilir misiniz? Elhak, Halep’i öldürdükten sonra, bizi yok etmenin lafı mı olur? Öldürebilirsiniz.

Ama hesabı siz vereceksiniz. Siz! Halep’i siz öldürdünüz. Rusya’yı bölgeye siz soktunuz. Manasız bir miras davasıyla Halep’i tartışmaya siz açtınız. Arkasında duramayacağınız cahilleri “hadi aslanlarım, Türklük için, Sünnilik için” diye siz kışkırttınız. Halep’in ne manaya geldiğini idrak edemeyecek ama kendilerini Ömer’in kılıcı kıvamında gören biçimsiz yığını siz silahlandırdınız. Mercimek kadar aklınızla, tarihten geldiği için taşa yazılı olduğunu düşündüğünüz miras hakkından başka hiçbir şey olmadan elinizde, büyük oyunlara kalkıştınız.

Büyük oyunlar oynanır. Ama büyük oyunları büyük insanlar oynar, sizin gibi cüceler değil. Halep’in aslında ne olduğunu anlayamayacak budalalar değil.

Halep’i siz öldürdünüz.

Şimdi, “Halep’te dökülen kana siyaset ekmeği banıp” filan diye birilerini hedefe yerleştirme ucuzculukları filan… Reisinizi Halep fatihi edip, ucuz kahramanlık hikâyeleriyle destekleyip, memleketi yağmalamayı sürdürmek telaşınız yüzünden Halep öldü. Beş paralık siyasi hesaplarınıza kurban gitti Halep, anlıyor musunuz piç kuruları? Sizin siyasetinize tüküreyim.

Sizin her şeyinize tüküreyim.

***

Kafkas Tebeşir Dairesini seyrederken, Azdak çocuğu Grusha’ya verince, az önce yaşadığınız derin hayal kırıklığının yerini, büyük bir iyimserlik alır. Çünkü salonda bulunan herkeste, built-in, hard-wired bir adalet duygusu var. İnsan olarak doğmuş olan herkesin biyolojisinde… Brecht de zaten onun mevcudiyetine inanarak, güvenerek yazmış oyunu.

Yine de, salondan çıkınca, çok geçmeden, seyrettiğiniz şeyin bir oyun olduğunu teslim ediyorsunuz. Çocuğu Grusha’ya verecek Azdak yok. Öyle biri yok. Ya kendimiz Azdak olacağız ya da…

Azdak yok.

Halep’i öldürdüler.

Halep’in üzerinde zerre kadar emeği olmayan, kazara Halep’e vaziyet edebilecekti olsalardı Halep’i Halep yapan her şeyi gözlerini kırpmadan imha edecekti olan —Diyarbakır’da öyle yapmış, İzmir’i ajandalarına hiç almamış olmalarından Halep’te ne yapacaktı olduklarını ezbere söyleyebileceğimiz— bir alçaklar güruhu, Halep’i kendi mülkiyetlerine geçirme ham hayaliyle Halep’in ölümüne vesile oldu.

Durmayacaklar.

Yaşayan her şeye hasımlar.

Ve Azdak yok.