Havuzda…

Türkiye’de yaprak kımıldamıyordu. Her şey kontrol altında görünüyordu. Eğer sadece evin önündeki termometreye, barometreye, rüzgârgülüne bakarsanız, uzun vadeli tatil planları yapmaya mani hiçbir işaret yoktu. Ama bir yerlerde hava basıncı değişiyor, bir yerlerde bulutlar birikiyordu.

Sonra ansızın Gezi oldu.

Gezinin ilk günlerinde, Eskişehir’de bir kafede, Erdoğan’a yakın birileriyle oturuyorduk. Bir yandan twitterdan olup biteni izlemekteydiler. “Hah, Kılıçdaroğlu Taksim’e gidiyor, şimdi bu iş tavsar” diye kendilerini teskin ediyorlardı. Bir yandan da hiç beklemedikleri, hiç mana veremedikleri şeylerin neden olmuş olabileceğini anlamamanın tedirginliğini yaşıyorlardı.

Lineer bir dünya tasavvurları vardı, pek çoğumuz gibi. Büyük çaplı olayların, büyük ölçekli aktörler tarafından ancak imal edilebileceğini düşünüyorlardı. Modernisttiler, çoğumuz gibi. Eğer bir örgütleyen yoksa, gencecik çocukların basit adımlarından bir halk hareketi zuhur edebileceğine akılları ermiyordu. Yani mesele ortaya çıkan halde değildi, kafalarının içinde taşıdıkları, yıllar yılı rafine ettikleri, sahip olduklarının bile farkında olmadıkları dünya tasavvurlarındaydı. Yoksa âlem, lineer olmadığını her dakika yüzümüze çarpıp duruyor. Kimsenin örgütlemediği bir yığın şey oluyor ve onların sayesinde hayatımızı sürdürüyoruz.

Neyse…

“Bu iş bildiğiniz işlerden değil, patronunuz bunun hakkından gelemez” dedim, istihzayla. Daha bir ay önce olmuş 1 Mayıs’ı filan misal verdiler. “Bu ne ki” edalarındaydılar ama tedirginlikleri de sürüyordu, kuyruğu dik tutma çabasının yanında. “Bu defa farklı,” dedim, “bu defa patronunuz muhatabının kim olduğunu bilmiyor.” Birkaç saat sonra Erdoğan, TİM’de sahneye çıktı, uzun uzun zırvaladıktan sonra, “Başbakan olarak soruyorum,” dedi, “muhatabım kim?”.

İstediği zarı atmıştı ama karşıda, tanımadığı bir oyuncu, tuhaf, bilmediği, anlamlandıramadığı bir hamle yapmıştı. Erdoğan’ın gerçek dünyayla teması böyle oldu ve düşüşü böyle başladı.

***

Birkaç gün sonra Ankara’da, bir villanın bahçesinde, çoğu AKP’ye yakın kişilerle, bir mangal partisinde bir araya geldik. Olay bütün saçmalığıyla hâlâ devam ediyordu ama patron, sanki ipleri eline almış gibi de görünüyordu. Patrondan uzakta, birkaç gün süreyle yaşanan gerginliğin faturasını ona çıkarmakta da bir mahzur görülmüyordu artık. “Öyle sert yapacağına, şöyle çocuklarla bir kahvaltı etseydi” filan gibi akıllar yürütülüyordu.

Muhtemelen haklıydılar. Muhtemelen Gezi’de olup bitenler, eğer doğru yönetilse, Erdoğan’ı bir üst platoya taşıyıp, orada kalıcı olmasını bile sağlayabilirdi. Ama bunu akıl edebilmek için, zar tutmadan oynamayı bilmek lazımdı ve Erdoğan oynamayı çoktan unutmuştu. Türkiye’yi yeniden kendi bildik oyununa döndürmekten gayrı bir şansı yoktu. Gezi’deki gençleri bildik şeytanlardan biri gibi tarif eden kim varsa onlara ekstra payeler dağıttı. Ve zar tutmaya devam etti.

Mesele şu ki, havuzu (yani Erdoğan’ın kontrol ettiği alanı), denizden (yani âlemin kalanından) ayıran duvar çatlamıştı. Bu tür çatlaklar, hele ki onları teşhis edememişseniz, hızla büyüme eğiliminde olur.

O gece, o villanın bahçesinde, “Erdoğan’ın bundan böyle, kendisinden başka düşmana ihtiyacı yok” dedim. Denizin suyu, çalkantısı, Erdoğan’ın yüzme şampiyonuymuş gibi hava bastığı havuza karışacak, o hâlâ ve ısrarla havuzdaymış gibi kulaç sallayacak, ama her an biraz daha batacaktı. Öyle oldu. Çünkü Erdoğan yüzme bilmiyor. Tavla oynamayı bilmiyor. Hiçbir şey bilmiyor. Sadece zar tutmayı biliyor. Dizine kadar gelen, çalkantısız suda yüzücü taklidi yapmayı biliyor. Hepsi o kadar.

Daha vahimi, Erdoğan hiçbir şey bilmediğini de bilmiyor. Daha doğrusu, zar tutmanın tavla oynamak, dizine kadar gelen suda el kol sallamanın yüzmek olduğunu zannediyor. Su çalkalanınca, öfkeleniyor.

Hiç değilse başını suyun üstünde tutabilmek için, her gün daha çok kişinin omuzuna basması, onları boğulmaya terk etmesi gerekiyor. Erdoğan’ın hayatta kalmasının maliyeti, her geçen gün, geometrik bir hızla büyüyor. Bu zırvalık nereye kadar devam eder, bilemiyorum.

***

Reaganlar, sabah yıldız haritalarına bakmadan güne başlamazlardı. Nixon’u zaten konuştuk. Sarkozy, Berlusconi gibi soytarılar koskoca devletlerin başında yıllar geçirdiler. Her sistemde, Erdoğan gibi vakalar aradan sıyrılıp en tepeye çıkmanın yolunu bulabilir. Dolayısıyla zar tutmaktan başka hiçbir şey bilmeyen cahillerin mevcudiyeti, kendi başına bir tehdit değil. Eğer sistem karşılıklı denetim mekanizmalarına sahipse, en vasıfsız olanlar bile, kazasız belasız, hatta kahramanmış gibi emekliye sevk edilebilir. Hatta adamın bütün vasıfsızlığına rağmen, sistem kendi performansını sergileyebilir bile.

Dolayısıyla mesele Erdoğan’ın vasıfsızlığı değil. Onu seçenlerin vasıfları hiç değil. Mesele, sistemde karşılıklı denetim mekanizmalarının yokluğu. 12 Eylülcü zeka özürlülerin Türkiye’ye sokuşturduğu sistemin, Türk siyasetini havuza dönüştüren sistemin, zar tutanları mükafatlandıran sistemin hakkından gelemezsek, biz daha çok tırmalarız.

Ama mevcut siyaset rejimini konuşmak meşakkatli iş. Biz Erdoğan’ı, onu seçenleri filan suçlayıp işimize dönsek iyi olacak.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et