Helal Olsun

Akşam’da yazarken yazmıştım, cenazenin ardından “helal olsun” demek, mevtanın bilançosunu değiştirmez. Ama hakkını helal edenin —açık kalırsa içini çürütebilecek— hesapları kapatmasını sağlar. “Helal olsun” dediğinizde ölmüş olana iyilik yapmış olmazsınız, kendinize iyilik yapmış olursunuz.

Evren, cenazesinde “hakkım helal olsun” denmesi en müşkül şahıslardan biri, hiç şüphem yok. Ve yine şüphem yok ki, hakkını helal etmeyeceğini ilan edenler birbirini izleyecek. Hepsinin çok makul gerekçeleri de olacak üstelik.

Yine defalarca yazdım, söyledim, yakasına yapışabilseydim, Evren’e hesabını soracağım şey, başka herkesin haklı olarak sorup durduklarından başka olurdu. Ben, 12 Eylül akabinde inşa edilen her şeyin ardındaki “ne yapılacağı belli, ne yapmak gerektiğini tartışmakla vakit kaybetmeyelim, yapılması gereken şeyi yapabilecek güçlü odaklar inşa edelim” mantığının hesabını sorardım Evren’e. Bu mantığın toplumun bütün hücrelerine yedirilmiş olmasının hesabını…

Budalanın biriydi. Bütün budalalar gibi, dünyanın kendi bildiklerinden ibaret olduğunu, dolayısıyla bilinmeyen bir şey olmadığını zannediyordu. Onun bildiği dünyaya uygun davranmayanlar, yani o olsa nasıl davranacaktıysa öyle davranmayanlar da, dolayısıyla, ya aptal, ya hain veya aldatılmıştı. (O dönemlere yetişmemiş olanlar için, bkz Erdoğan.)

Budalanın biriydi. Bütün budalalar gibi, kudreti ele geçirmeye ve kimseyle paylaşmamaya çok hevesliydi. Kudreti ele geçirdiğinde de, kendisinden daha da budala olanlardan bir çete kurmuştu. Çünkü budalalar çeteleşmeden hayatta kalamazlar. (O dönemlere yetişmemiş olanlar için, bkz Erdoğan.)

Budalanın biriydi. Günde üç vakit memlekette az veya çok mana taşıyan kim varsa hepsine ayar vermeye pek meraklıydı. Ettiği lafların vecize kıratında olduğundan şüphesi yoktu. Ama bugün “asmayalım da besleyelim mi” türünden birkaç insanlık dışı zırvadan başka hiçbir lafı akılda kalmadı… Netekim. (O dönemlere yetişmemiş olanlar için, bkz Erdoğan.)

Budala akıllarıyla vaziyet ettiği memlekette gençliğim heder oldu. Ama kalan ömrümü, onun gibi zavallı bir budalanın ölüsüyle hesaplaşmaya çalışarak heder etmeye razı değilim. Kendime saygım, hayata duyduğum muhabbet, Evren’in ölüsüyle gölge boksu yapıp durmama mani.

Benim açımdan “helal olsun”.

***

Evrenli dönemler üzerinden ama, söylenecek çok şey var.

Birincisi mesela, Celal Şengör, İlber Ortaylı gibi adamlara… Yani TSK’nın çok makbul, çok iyi yetişmiş adamlar ürettiği, dolayısıyla TSK mensuplarının ota boka maydanoz olmaya hakları olduğu, hatta onların her bir şeye vaziyet etmelerinin toplumun tamamı için iyi olduğu iddialarını dile getirip duranlara… Aha işte memleketin herhangi bir kahvehanesinde kendisinden daha makul, daha dirayetli, dünyanın nasıllığı konusunda çok daha sağlıklı sezgileri olan onlarca insan çıkabilecekken Evren gibi birini kurumun ta tepesine taşıyan bir TSK var ortada.

TSK, TSK mensubu yetiştirir. Yani insanları bir üniforma içinde homojenleştiren, komutla işleyen bir dünya için uygun insanları. Yani insan denen şeyi sakatlar ve asker yapar TSK. Asker lazım bir şey mi? Lazımsa sadece garnizonlarda lazım. Askerleri —toplumun menfaati adına sakatlanmayı göze aldıkları için— taltif edelim lazımsa. Ama garnizon dışındaki hiçbir şeye karışmamaları hepimiz için elzem bir şey.

***

İkincisi mesela, bugün de görüyoruz ki, budalalık yaygın bir hal. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde… Yürüyen sistemler, başkaları budala olmadığından yürümüyor. Budalalar Evren kadar kudretli olamadığından yürüyor. Budalaların budalaları denetlediği sistemler yürür.

İngiltere’de mesela, seçim oldu ve kaybeden üç partinin genel başkanları istifa etti. Bizim çocuklar yine “görüyor musun âlemin politikacılarını” manşetleri attılar. Zamanında dediydim, tekrarlayayım: Eğer istifa edenler, istifa etmeseler alaşağı edilmeyeceklerini bilseler, öyle bir ihtimal olsa, istifa etmezler. İngiltere’de adam istifa ediyor, çünkü eğer istifa etmezse istiskale uğrayarak yine o koltuktan olacak. Dolayısıyla istifa ediyor.

Türkiye’de Evren’in inşa ettiği, Evren’den sonra gelip Evren’e sövüp sayanların hiçbirinin uzun yıllar tartışmaya bile yanaşmadığı —nihayet bugünlerde pek çok kişinin “her musibetin başı” olarak görmeye başladığı— siyaset düzeninde, genel başkanlar kendilerini seçenleri seçiyor. Çünkü kudretin merkezileşmesi, zaten bilinenin yapılması esasına üzerine inşa edilmiş 12 Eylül Türkiye’sinin esas örgütlenme koduydu.

Evren’in telef ettiği devrimciler de ne yapılması gerektiğinin aşikâr olduğundan emindiler —ve hâlâ eminler mesela. Dolayısıyla denetimsiz kudret odakları bir defa inşa edildi miydi, “orayı bir ele geçirirsek, hayallerimizi ne güzel hayata geçiririz” diye hayaller kuran, tartışmaktan, aramaktan asla hazzetmeyen, ancak başkalarına ne yapacaklarını buyurduklarında hayatlarına mana katabilen kim varsa, memleketteki kudret odaklarının merkezileşmiş olmasının ardında durdu yıllarca.

Sonra o odakları, hiç hesapta olmayan, güya Evren’e karşı ama çapı ve dünya kavrayışı Evreninkiyle apaynı birileri ele geçirdi. O odakları ele geçirse kızların başını açacaktı, ahaliye Ravel dinletecekti, böylelikle de memleketi bir anda muasır medeniyetlerin seviyesine çıkaracaktı olanlar, şimdi kızlarının mini eteğini koruyabilme telaşına düştüler.

***

Uzatmayayım…

Biz her birimiz budalayız. Ancak birbirimizi karşılıklı denetleyerek makul, işe yarar, hayata uygun, hayatın dinamiklerine uygun hayatlar inşa edebiliriz. Birbirimizle tartışarak, birbirimizle dövüşerek… Tartışmayı, dövüşme ihtimalini bertaraf edecek düzenler kurmuşsanız…

Evren gider, Erdoğan gelir…

Her birine “size hakkımızı helal etmeyeceğiz” diye yırtına yırtına da, hayatlarımızı telef eder dururuz.