İcat Lazım

Elimde malumat yok, tamamen tahminle konuşuyorum: Malum uçağı düşürdüğümüzden beri, bölgede devriye uçuşu filan yapıyor değilizdir. Rus uçakları, bizim güya Esed’den koruduğumuz (aslında kendi menfaatlerimiz için kurban ettiğimiz) insanları bombalayıp duruyordur, gerektiğinde —hatta belki gerekmediğinde bile— bizim hava sahamızı ihlal edip duruyorlardır.

Ne olmuş oldu?

Perdenin önünde “sen IŞİD’ten petrol alıyorsun” ithamına kükreyerek cevap filan yetiştirmeye çalış, doğal gazı keserlerse ne olur, domates fiyatları ne kadar düşer filan diye kafa yor… Perdenin gerisinde, asıl oyunun oynandığı yerde artık yoksun.

Buradan bir kahramanlık çıkar mı?

Hep birlikte defalarca şahit olduk ki, çıkmaz ama çıkartılır.

***

Geçtiğimiz günlerde, alakasız bir vesileyle Çerkez Ethem gündeme geldi.

Hatırlatayım: Türkiye’nin tarihinin yırtıldığı günlerdi. Tahmin etmek zor değil, ahalinin kafası ziyadesiyle karışıktı. Bölgede oyun kuranların hiçbirinin hesabında olmayan bir irade Ankara’da zuhur etmeye başlamıştı. Birileri birilerinin eline silah verip, işbu iradeyi etkisizleştirmeye kalkışmıştı. Orada burada isyanlar çıkıyordu.

Kime karşı?

Bugün bize anlatılanlara göre, Ankara’da kristalleşmeye başlayan iradeye karşı. Yani memleketi kafalarına göre üleşenlere/üleştirenlere karşı değil, onların kontrol altında tuttukları İstanbul’a karşı değil, Ankara’ya karşı. Tam da bu safhada Çerkez Ethem diye biri zuhur etti. İsyanları şiddet kullanarak bastırdı. O kadar ki Ankara, Ethem’in bölgesi olan iç Batı Anadolu’dan uzakta, ta Yozgat’taki isyanı bastırması için Ethem’den yardım istemek zorunda kaldı.

Ama bahse konu olan isyanlar, hikâyenin sadece bir yanıydı. Bir yanında Ankara’nın İstanbul ile çekişmesi vardı. Perdenin önünde ise Yunan ordularının ilerleyişine karşı direnmek vardı. Direnişi sürdürebilmek için lazım gelen parayı bulmak gerekiyordu bir yandan. Bir yandan İhtilal sonrası Rusya’dan nasıl destek alınabilir, Rus cephesindeki ordu nasıl kaydırılabilir, kaydırılsın mı, kaydırılırsa Karabekir Ankara’da güçlenir mi, Fransa ile İngiltere’nin arasındaki soğumadan faydalanılabilir mi, İtalyanlar güney kıyılarını boşaltıp gidecekler mi sahiden filan gibi sayısız mesele vardı. Ve elbette İsmet’in başka, Rafet’in başka, Behiç’in başka, Kemal’in başka stratejik öncelikleri vardı.

Tam da bu karmakarışık şartlarda, düzenli bir ordu kurulması gerektiği kanaati Ankara’da hâkim oldu. Ethem karşı çıktı. Neden karşı çıktığını anlamak zor değil. Neticede bir çetenin başıydı. Diğerleri gibi düzenli orduları yönetmiş değildi. Diğerleri düzenli orduya kendi alışkanlıkları sebebiyle ihtiyaç duyuyordu, Ethem de kendi alışkanlıkları sebebiyle karşı çıkıyordu.

Uzatmayayım.

Bu şartlarda “Ethem’i derhal temizleyelim” diyenler de, “biz kendi ordumuzu kuralım, Ethem’i kendi haline bırakalım, ne biliyorsa yapsın” diyenler de vardı. Elbette “düzenli ordu kurmaya çalışmak boş iş, Yunan ordusunun ayarında bir ordu kuracak imkânlarımız yok” diyenler de… Kemal “Ethem’i ikna edelim, orduya katılsın” diye özetleyebileceğimiz bir tutum takındı. İkna edemediler. Birkaç hafta içinde Ethem, Ankara’nın en önemli güçlerinden biriyken, en ciddi düşmanı oldu. O kadar ki, Ankara’nın kurabildiği ordu karikatürü Ethem’i kovalarken, Yunanlılar Kütahya’yı, Bozüyük’ü, Bilecik’i aldılar.

Filmin sonunu biliyorsunuz ve sonunu bildiğiniz filmi herhangi bir sahnesinde durdurup manzarayı kavramak kolay değil. Yine de başka çarem yok, sanki sonunu bilmiyormuş gibi yapmanızı talep edeceğim. Memleketi işgal edenlere karşı bir irade kristalleştirmeye kalkışmışsınız. Yapıp ettiklerinizin neticesinde, işgalcilere karşı en az sizin kadar hassas ve sizden daha müessir bir unsuru düşmanlaştırmış, işgalcilerin yanına atmışsınız. Ethem Yozgat’tan dönüp Ankara’ya geldiğinde işini bitirseymişsiniz, bütün bunlar yaşanmayacakmış. Veya kendi haline bıraksaymışsanız…

Filan…

Hangi tercih nasıl bir netice doğururdu, bilemeyiz. Yapılan tercih bir netice doğurdu. Onu biliyoruz.

Şimdi “Kemal’in asıl niyeti Ethem’i bitirmekti, şu safhada şu sebeple böyle bir tercih yaptı” filan gibi açıklamalar geliştiriliyor. Kemal’in asıl niyetini bilemeyiz. Bilmediğimizi de bilemeyiz. Uydururuz. Kemal kendisi bile asıl niyetinin ne olduğunu bilmiyordu. Mesela siz şimdi, eğer bir Erdoğan karşıtıysanız, Putin’in suçlamalarını dinlerken hangi niyetle nasıl bir pozisyon alıyor olduğunuzu biliyor musunuz? Bir yanda Erdoğan’a duyduğunuz nefret, öte yandan âleme rezil olma ihtimali, filan. Kafanızda, bütün bunlardan zarar görmeden Erdoğan’dan kurtulmanın, ama Putin’e filan da mecbur kalmamanın dolambaçlı yollarını inşa etmeye çalışıyorsunuzdur.

Erdoğan yanlısı olsanız da durum farklı değil…

***

Ethem bir metot biliyordu, elinde çekiç vardı ve her şey ona çivi gibi görünüyordu. Diğerlerinin elinde tornavida vardı ve her şey onlara vida gibi görünüyordu. Ethem düzenli Yunan ordusuyla düzenli bir ordu marifetiyle baş edilemeyeceği kanaatindeydi. Diğerlerinin daha büyük hayalleri vardı. Eldeki imkânlar ve memleketin şartları hesaba katılırsa orantısız hayaller…

Bütün bu hikâyeyi şu sebeple hatırlattım: Eğer içinde yaşıyor olsaydınız, kafanız ziyadesiyle karışık olacaktı. Hikâye hakkında şimdi sahip olduğunuz zihin konforundan eser olamayacaktı. Bir yandan adamlar arasından bir adam tercih etmek zorunda olacaktınız, bir yandan da prensipler arasından bir prensip.

Prensipler çoktu da, iki ana başlık altında toplanabilirler: Bir yanda geleneksel olan vardı. Daha gerçekçi görünen, daha alışılmış olan… Ethem’in tarzı daha böyleydi. Öte yanda Batı’nın başarısı karşısında büyülenmiş, modernliği —içselleştirememiş olsa da— az çok gözlemiş, onu taklit etmeye çalışan, bu yüzden taşıyıcı ayağını modern ve düzenli bir ordu ile meclis üzerine yerleştirmeye gayret eden yenilikçi bir tarz.

Her ikisinin de sayısız avantajı ve dezavantajı vardı.

Kemal, göründüğü kadarıyla, karar vermek zorunda olmadığında karar vermeyen, pragmatik bir adamdı. İsmet gibi modernlerden daha modernist biriyle de, Ethem gibi bir çete başıyla da iş tutabiliyordu. Ama asıl önemlisi, etrafında kendisine ve birbirine benzemeyen türlü çeşitli insanlar barındırabiliyordu. Zaten muhtemelen de bu özelliği yüzünden üzerinde görüş birliği sağlanan şahıs olmuştu.

***

Bağlamaya çalışayım.

Bugün de —ve zaten her gün de— benzer bir durumdayız. Filmin sonunu bilmiyoruz. İnsanlar arasından bir insan, prensipler arasından bir prensip tercih etmekten gayrı yapabileceğimiz bir şey yok.

Tıpkı Milli Mücadele günlerinde, “hiç de gerçekçi olmayan bir macera için memleketin tarumar edilmesine vesile oluyorlar” diye Millicilere karşı çıkanların durumuna düşme ihtimali de var. Kısa vadede Kemal’in sağladığından daha ciddi katkı sağlamış olmaya yaslanıp istikamet belirlemeye kalkan Ethem’in durumuna düşme ihtimali de…

Erdoğan’ın bir vakitler Arap dünyasında sahip olduğu itibar Ethemlikten kaynaklanıyor olabileceği gibi, şimdi Suriye Türkmenlerinin içler acısı hali Kütahya’nın düşmesine muadil de olabilir. Demem o ki, meseleyi bu düzlemlerde tartışmak, bence, çok manalı işler değil. Milli Mücadele sırasında da yapılan tartışmaların neredeyse hepsi, gerek İstanbul matbuatında ve gerekse Mecliste gerçekleşen tartışmaların hemen hepsi, bu düzlemlerdeki tartışmalardı.

Kendi hesabıma, tercih ettiğim prensipler aşikâr. Geriye bakarak ileriye doğru yol alınamayacağını düşündüğümü söyleyip duruyorum. Osmanlı’nın ihyası, daha Osmanlı musalla taşında yatıyorken, gömülmemişken bile mümkün değildi, bugün hiç mümkün değil. (Bu, Osmanlı ile dövüşüp durmayı gerektirmiyor. Hatırasına saygı göstererek, serinkanlı bir biçimde analiz edilmesinden başka yol yok.) Modernliğin ihyası bile artık mümkün değil. (Bu da modernliğin bütün kazanımlarını kazımak gerektiği manasına gelmiyor.) İcat gerekiyor. İcat gerektiği için, icat kabiliyeti olan hemen herkesin oyunun ortağı yapılacağı bir ortam gerekiyor.

Ve Türkiye’de tam da bu yok.

Başa döneyim. Rusya muhtemelen manasız ithamlarla ve manasız yaptırım tehditleriyle, sizin bölgede uçuş yapmanızı bile imkânsız hale getirdi. Şimdi, Aralık ayı boyunca, bölgede yapmayı istediği şeyleri yapacak. Zaten —sahnede bambaşka replikler sıralıyor olsa da— bütün derdi bundan ibaret. Bu raundu kazandı. Fena halde dövdü sizi —ve dolayısıyla bizi ve gariban Türkmenleri. Daha dün “bizi devirmeye çalışıyorlar” diye verip veriştirdiğiniz Amerika’nın, Almanya’nın eteğinin altına girdiniz. Bütün bunlar pragmatzim değil. Bunlar manasız, dayanaksız, ölçüsüz bir kibirle “ben yaptım oldu” anlayışının tabii neticeleri.

Çünkü memlekette konuşulmasını, tartışılmasını imkânsızlaştırıyorsunuz. Dünya sizin bildiğiniz gibi değil, sizin bildiğiniz istikamette gitmiyor. Nasıl olduğunu, nereye gittiğini öğrenme imkânlarını berhava ediyorsunuz.