İki Tip Hata

Yıldırım Akbulut, şahsen temas ettiğim ilk Başbakandı. Her nasıl organize edildiyse, kimileri birbiriyle alakasız insanları ihtiva eden 10-12 kişilik bir grup, Başbakanla memleket meseleleri hakkında sohbet etmek üzere bir araya getirilmişti. Benden beklenen, galiba, eğitim teknolojisi filan hakkında bir şeyler söylememdi. Otuz yaşını geçeli bir hayli olmuştu ama yine de hammışım demek ki, o irtifaların nadide akıllar ve nadide laflarla dolu olduğunu zannediyordum. Benim edebileceğim lafların Çankaya’nın yüksek tepeleri için fazla hafif kalacağını düşünüyordum. Yani bana laf düşmese pek memnun olacaktım.

Düşmedi.

Çünkü zevatın içinden biri, “işkence kötü şey” diyerek başladı. Yaklaşık on dakika işkencenin kötülüklerini anlattı ve işkencenin önlenmesi gerektiğini beyan etti. Akbulut, nutkun tamamlandığına hükmetmiş olmalı ki, “pek haklısınız” babından bir girişten sonra, “işkenceyi nasıl önleyebiliriz” diye sordu. Aynı şahıs, Başbakan tarafından onaylanmış olmanın da şevkiyle sazı yeniden eline aldı. Bir on dakika kadar daha işkencenin fenalıklarından söz etti. Hepimiz “hah şimdi işkenceyi önlemeye yarayışlı olacak bir program teklif edecek” derken, “işkence ne pahasına olursa olsun önlenmeli” mealinde bir cümleyle lafını tamamladı. Akbulut birkaç teyit cümlesinden sonra kibarca, “nasıl önleyebiliriz” diye sordu bir daha. Aynı şahıs yine aldı sazı. Yine bizi işkenceyi önlemenin ne kadar elzem olduğuna inandıracak laflar etti. Ve yine “işkence önlenmeli” dedi. Akbulut şöyle bir baktı ve “beyefendi,” dedi, “eğer işkence yapmadığımız için bazı suçluları elimizden kaçıracaksak, bir hukuk adamı olarak razıyım, bir Başbakan olarak da razıyım. Ödenmesi gereken bedel neyse, onu da ödemeye hazırım. Yeter ki işkenceyi önleyelim. Ne yapmam gerekiyor?” Lafa, durmadan konuşup duran şahsa bakarak başlasa da, bize bakarak tamamladı. Gruptakiler de gidişattan sıkılmış olmalılardı ki, aynı zatın lafı almasına imkân vermediler. Kırık dökük laflar edildi. Dişe dokunur bir tedbir teklif edilemedi ve toplantı sona erdi.

Akbulut’un “işkence yapmadığımız için bazı suçluları elimizden kaçıracaksak da razıyım” lafı, bence, gecenin yegâne manalı lafıydı. Yabancısı olduğum bir bakış açısı, bir kavramlaştırma değildi. Kalite kontrolü vesilesiyle öğrendiğim bir istatiksel hipotez testi kavramıydı. Kontrol sisteminiz öyle olabilirdi ki, hatalı bir mamul de testi geçebilirdi (type II error) veya öyle olabilirdi ki hatasız bir mamulü hatalı diye damgalayabilirdiniz (type I error). Kavrama yabancı değildim ama benim kendisini öğrendiğim ile alakasız bir alanda kavramla karşılaşmak beni irkiltmişti. Hayatın birbirini dışlayan uzmanlık alanlarının patchworkü olmadığını zaten hissediyordum hanidir ama o gece bu hissimden emin oldum.

***

Siz nasıl birisiniz? Geleceği olan bir futbolcu adayının kaybolup gitmesi riski mi daha çok korkutur sizi, yoksa adam olmayacak birinin takımınızda “ya olursa” diye forma şansı bulması mı? Yeni aldığınız bir kitabın kapağını açarken, onun boktan bir kitap olabileceği ve dolayısıyla onu okumak için harcadığınız vaktin harcanmış olabileceği mi daha endişe verici sizce, aslında size çok şey katabilecek olduğu halde ondan haberdar olmamış olabileceğiniz ihtimali mi?

Genel olarak, hatalı bir mamulün kalite kontrol testini geçmesi ihtimali artıyorsa, hatasız bir mamulün teste takılması ihtimali düşer. Veya tersi. Emniyet sisteminiz suçlu birinin yakalanamaması ihtimalini azaltacak şekilde tasarlanırsa, suçsuz olanların da haksız yere kovuşturulması ihtimali artar. Yok, suçsuz olanların kovuşturulma ihtimalini düşürecek şekilde düzenlemeler yapmışsanız, suçlu olduğu halde yakalayamayacağınız kişilerin sayısı artar.

Siz hangisini tercih edersiniz?

***

Memlekete vaziyet eden adamlar ve kadınlar, benim bildiğim kadarıyla, benim aklımın erdiği dönem boyunca hep, “suçluların hepsi yakalanıp ayıklansın da, elzemse suçsuz birilerinin de başı ağrısın” tercihinde oldular. AKP istisna değil.

Buna mukabil, memlekete vaziyet eden adamlar ve kadınlar hep, “suçsuz olanın başının ağrımayacağını, bu netice için elzemse bazı suçluların elden kaçırılabileceğini” vaat ederek iş başına geldiler. AKP istisna değil.

Ne icraatın ve ne de vaatlerin tam da benim cümlelerimle dile getirilmediğinin farkındayım. Bir atmosferden söz ediyorum. AKP ahaliye, daha önce Özal’ın, Ecevit’in, Demirel’in umdurduğu şeyleri umdurdu. Açık bir toplum olacaktı Türkiye. Ofansif bir toplum olacaktı. Hatalardan arınmışlık değil, hata yapmayı göze alıp yeni denemeler yapmak teşvik edilecekti. Bu vaatleri sadece ve kısmen Özal yerine getirebildi. Kalan herkes —ve en çok da AKP— umdurduklarının tamamen zıddını yaptı.

***

Eskişehir Garında bilet kuyruğundayım. Yandaki gişede bilet almakta olan kişi, arkasına dönüp, “bu gişe kapanacak,” dedi, “ben uzun süredir beklediğim için, kapanmadan önce benim biletimi vermeyi kabul etti.” Arkasında bekleyen, kırklarına yaklaşmış, düzgün görünümlü, iddialı kıyafetli hanımefendi, önündeki pusetle birlikte homurdanarak arkama geçti. Her birini işaret parmağıyla göstererek, “bir, iki, üç…” diye gişeleri saydı. Son gişenin tabelasında “Gişe 8” yazıyor olduğu halde, her nasılsa, ona kadar saymayı becerdi. “On gişe var ve sadece ikisi çalışıyor” dedi. Sonra, aşina olduğumuz eklemeyi yaptı, “çünkü koyunuz biz.” Az sonra gişedeki çocuğu gördü. Yeni terlemiş bıyıklarını biriktirmeye çalışan çocuğun bıyıklarını beğenmedi besbelli. “Şuna bak, bıyıklarına bak” diye homurdanmaya başladı yeniden ve bütün manasız genellemeleri arka arkaya sıralamaya başladı. Türkiye yaşanamaz bir ülkeydi ve biricik sebebi de işte şu bıyıklılardı.

Kadın, besbelli, arınmış bir toplum istiyordu. Onun kuyrukta beklemesi, o biçimsiz bıyıklı oğlanın yüzündendi. Oğlanı gişeden uzaklaştırsa, yani işsiz bıraksa, yarın başka bir problemini oğlandan bilecek, oğlan artık her neredeyse oradan da uzaklaştıracaktı. Elinde güç olsaydı…

Erdoğan ve AKP de birilerini ayıklıyorlar. Toplumu kendilerince arıtıyorlar. Fark şurada. Erdoğan’ın suçluları ile Gardaki kadının suçluları birbirinden farklı.

Ahali aslında arıtılmış bir toplum talep etmiyor. Etmediğini, her dönemin başında yaptığı tercihlerle defalarca gösterdi. Ama önüne konanlar “toplumu gişedeki oğlandan arındırmak” ile “o oğlandan arındırmadan içi rahat etmeyecek kadından arındırmak” seçeneklerinden ibaret olunca… Bıyığı yeni terlemekte olan oğlanlar, çocuk sahibi olmak işini otuzlu yaşlarının sonuna kadar erteleyecek kadar ehemmiyetli işleri olan kadınlardan çok daha kalabalıklar.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et