İkinci Kanun

İkinci Kanun deyip duruyorum. Sözünü ettiğim şey, Termodinamiğin İkinci Kanunu… İnsanoğlunun muhtemelen binlerce yıldır farkında olduğu ama buhar enerjisinin iş amaçlı kontrol edilmesi sürecinde, yani 18. Yüzyılın sonlarında sarahaten formüle edilmiş bir kanun bu. O günden bu yana, periyodik denebilecek bir şekilde entelektüel gündemin sıcak mevzularından biri haline gelip, sonra bir süre için unutuluyor. Benim ise kırk yıla yakın süredir hep bir numaralı mevzum.

İkinci Kanun, basitçe, ısının sıcak olandan soğuk olana transfer olduğunu söyler. Daha teknik tabirle ifade edecek olursak, entropi —kapalı sistemlerde— azalamaz. Bizi neden alakadar ediyor? Çünkü Shannon, entropiyi sistemlerin bilgi muhtevasıyla ilişkilendirmişti.

İkinci Kanun, kendisine kanun denmesine rağmen bilimsel bir kanun niteliğine sahip değil. Çünkü ispatlanabilmiş değil. Sadece, aksine bir misale rastlanmadığı için kanun muamelesi görüyor. Onu biricik kılan bir başka vasfı daha var: Bütün bilim içinde zamanın bir yönü olduğunu söyleyen yegâne şey, İkinci Kanun. Odanıza servis edilen kahveyi masanızın üzerinde unutursanız, yeterince zaman geçtiğinde, kahvenin sıcaklığı oda sıcaklığına yakınsar. Size iki fotoğraf verilse, birinde kahve oda sıcaklığında, diğerinde ise odadan sıcak ise, ikincinin ilkinden daha önce çekildiğini bilirsiniz yani.

***

Biri diğerinden sıcak iki küreyi birbirine temas ettirirseniz, ısı sıcak olandan diğerine transfer olur. Zamanla iki kürenin arasında ısı farkı kalmaz. Bu, iş yapmanızı sağlayacak bir ısı farkı kalmadığı manasına gelir. Ama mesele, Shannon’un açtığı kapıdan geçerek söyleyecek olursak, enerjiyle sınırlı değil. Birinde kırmızı, diğerinde sarı renkli sıvılar bulunan iki kabı birbirine bağlarsak, zamanla iki kabın içindeki sıvılar karışır ve her iki kapta da turuncu renkli bir sıvı oluşur.

Yani tabiat, farkları ortadan kaldırma eğilimindedir. İkinci Kanunun söylediği şey bu.

E, o halde farklar nereden kaynaklanıyor? Daha genel bir ifade ile sorarsak, neden hiçlik değil de şeyler var? Çünkü şeylerin her biri, diğer şeylerden bir fark. Büyük patlama esnasında fark yoktu, sonrasında oldu. O andan bu yana olup biten her şey yeni farklar üretme sürecinden ibaret olarak görülebilir. Evrim, daha önce de sözünü ettiğim gibi, küçük farkları büyütme sürecinden başka bir şey değil.

***

Evrim düşüncesinin İkinci Kanuna muhalif bir yanı olduğu, daha ilk anda hissedilmişti. İkisini bir araya getirme teşebbüsleri bugüne kadar bir netice vermedi. Şimdiye kadar söylenebileni şöyle özetlemek mümkün: İkinci Kanun kapalı sistemler (yani dışarıyla enerji alışverişi olmayan sistemler) için geçerlidir. Dünya kapalı bir sistem değil, güneşten enerji alıyor. Dolayısıyla evrim gibi bir süreç, teorik olarak mümkündür.

Bu açıklama teşebbüsü bana bir şey demiyor. Şöyle söyleyeyim: Isı sıcak olan nesneden soğuk olana transfer olur. Ama siz, ekstra enerji harcayarak, sıcak nesnenin daha sıcak, soğuk nesnenin daha soğuk olmasını sağlayabilirsiniz. Bu işi yapacak bir düzenek kurabilirsiniz. Buzdolapları tam da bu işi yapar, çevreyi ısıtarak, dolabın içini soğuk tutar. Bu işi yapabilmek için de enerji harcar. Yani farkı artırmak veya korumak için enerji gerekir, tamam. Ama enerjinin mevcudiyeti yetmez. Güneş dünyaya enerji aktarıyor ama bu enerjinin mevcudiyeti, siz müdahale etmedikçe, mutfağın bir bölümünü kalan yerlerden daha soğuk yapmaya yetmiyor. Evrim ise, sizin müdahaleniz olmadan bu işi yapıyor.

Dahası, kâinatı kapalı bir sitem olarak düşünebiliriz. Ama kâinat da —evrimi küçük farkları büyütme süreci olarak görürseniz— evrimleşiyor. Herhangi bir yerden enerji almadan…

***

Meseleyi erozyona bağlayayım…

Erozyon, yeryüzündeki seviye farklarını azaltır. Everest mesela, bizim çocukluğumuzda öğrendiğimiz yükseklikte değil galiba. Bu demektir ki, eğer sadece erozyon işliyor olsaydı, yeterince zaman geçince, yeryüzü dümdüz olacaktı —ve herhalde her tarafı eşit yükseklikte su ile kaplı olacaktı.

İyi de… Bir defa seviye farklılıkları neden var? Var, çünkü tektonik plakaların hareketi, durmaksızın onları üretiyor. Tektonik plakalar tabiatın bir unsuru olduğuna göre, neden tabiatın temel eğilimlerinden birine muhalif neticelere yol açıyorlar? Nasıl açabiliyorlar?

Burada basitçe özetlemeye çalıştığım hususlar, başta da dediğim gibi, zaman zaman ısınıyor. Bilimsel ve entelektüel âlem bir heves bu mevzulara dalıyor. Pek bir mesafe alınamıyor ve yeniden unutuluyor. Ama tamamen unutulamıyor, çünkü dünyayı kavrayışımızın en can alıcı yanlarından biri İkinci Kanun ile evrim arasındaki gerilim. Her birimiz yaşlanıyoruz, İkinci Kanuna uygun bir kaderi tecrübe ediyoruz. Ama bir yandan da toplumlar giderek karmaşıklaşıyor, evrimleşiyor. Her birimiz öleceğiz, öldükten sonra bedenimizin bütün organizasyonu ortadan kalkacak, toprakla aynılaşacağız. Ama sosyal dokular yeni farklar üretmeyi sürdürecek gibi görünüyor.

***

İkinci Kanun ile evrim arasındaki gerilimi çözmeye şimdilik yetmese de, Kompleks Sistemler bize taze şeyler söyleyen taze bir alan. Keynes’in bir toplantıda, durmaksızın “uzun vadede” deyip duran bir konuşmacıya “uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız” dediği rivayet edilir. Kompleks Sistemler, uzun vadede İkinci Kanunun hükmünü yürüteceğine itiraz etmez. Masanın üzerindeki kahve soğur. Ama Kaosçuların işaret ettiği gibi, kahvenin soğuma sürecinde odanın muhtelif noktalarının sıcaklığının nasıl değişeceği öngörülemez. Kompleks Sistemler bize, kahvenin soğuma sürecinde, odanın muhtelif noktalarının sıcaklığının değişiminin bir yığın faktöre bağlı olduğunu söylüyor. Mesela tarih de o faktörlerden biridir. Yani odada daha önce olmuş olanlar, filan…

Neticede hepimiz ölmüş olacağız, dünya yok olacak, muhtemelen kâinat da… Varılacak bir liman yok ama bir yolculuk var. Varılacak yeri İkinci Kanun tayin ediyor olsa da, yolda evrimin hükmü sürüyor.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et