İstanbul

17 Ağustos depreminin üzerinden bir hafta kadar geçmişti ki, eğer kendileri de sallanmış olmasaydı, İstanbul medyasının deprem mevzuunu bu kadar sürdürmeyeceğini iddia etmiştim. Kendilerine saygı duyduğum birçok kişi beni ayıpladı. Çok ileri gittiğimi söylediler. Sustum.

Galatasaray kazandığında pek kıymetli olan UEFA Kupası finali, gün geldi, Türkiye’de hiçbir kanalda kendisine yer bulamadı. Görünen o ki, Bursaspor Şampiyonlar Ligi gruplarında üçüncü olup Avrupa Ligine düşse ve sonra da finale kalsa, İstanbul kanallarının hiçbiri finali yayınlamaya tenezzül etmeyebilir. Önceki gün Bursaspor’un oynadığı Şampiyonlar Ligi maçının medya tarafından nasıl ele alındığına bakarsak, bu tahmini yaparken çok da ileri gitmiş sayılmam.

Mehmet Demirkol bir keresinde, “kendimizi aldatmayalım, bu medya ulusal medya değil, İstanbul medyasıdır” demişti. Bunu bir eleştiri veya hayıflanma tonuyla da değil, bir tespit olarak söylemişti. Bence haklıdır. Medya İstanbul medyasıdır. İstanbul’dan yayın yapan kuruluşların İstanbul medyası gibi davranmasında bir beis de olmayabilir. Ama sanki ulusal medyaymış gibi muamele görmek istemezlerse…

***

Kaldı ki mesele sadece medyayla sınırlı değil. Eskişehir’de sık sık ziyaretçilerimiz oluyor. Türkiye’nin başka yerlerinden gelenler olduğu gibi İstanbul’dan gelenler de oluyor. İstanbul’dan gelenlerin pek çoğunda, diğerlerinde görülmeyen bir küstahlık oluyor. Bazıları birkaç saat sonra bana Eskişehir’i öğretmeye filan kalkıyor mesela. Sonunda iman ettim ki, İstanbul’da bir hal var, İstanbul’a yerleşenlerin, kendilerinde derin kıymetler vehmetmesine yol açıyor.

Hâlbuki şöyle oluyor: Karamanlı Ali, bir market zincirinin Karaman’daki mağazasından satın aldığı, Karaman’da üretilen bisküvinin bedelini, bir bankanın Karaman şubesinden aldığı kredi kartıyla ödüyor. İşlem boyunca üretilen bütün katma değeri Karamanlılar üretiyor yani. Lakin eğer bisküvi imalatçısının merkezi İstanbul’da değilse bile, bankanın ve market zincirinin merkezleri İstanbul’da. Vergiler İstanbul’da ödeniyor, kâr İstanbul’da gerekleşmiş gibi görünüyor. İstanbullulara ödenen dudak uçuklatıcı ücretlerin ve primlerin kaynağı da bu.

Kazancınızda gözüm yok. Ama bilin ki sahip olduğunuzu zannettiğiniz kıymete sahip filan değilsiniz. İçinde yaşadığınız ve kamu marifetiyle İstanbul’a aktarılmış olan kaynaklardan mamul fanuslar olmasa, üç gün içinde açlıktan ölebilirsiniz bile.

Hesap basit. Tarihin ve coğrafyanın belki de dünyadaki hiçbir şehre olmadığı kadar cömert davrandığı İstanbul’u, herhangi bir konuda dünya klasmanına sokabilmiş değilsiniz. Mesela yıllar yılı her türlü medya baskısı sayesinde şampiyonluklar kazanmış olan kulüpleriniz, mesela Milanoluların yanına yaklaşamıyor. Hayallerinizi zedelemek istemezdim ama, kargaların bile güleceği reklamlarla, kendi kendine “sen Paris’ten bile büyüksün” demekle olmuyor bu işler. Bir hayli yaratıcılık, zekâ, hayat bilgisi, görgü, zevk, incelik filan gerektiriyor.

***

Bir vakit Eskişehirli bir profesör, “burası 300 profesörün yaşadığı bir yere benziyor mu” demişti Eskişehir için. O vakitler, elhak benzemiyordu. Yani ki o profesör, kendisininki de dâhil, Eskişehir’deki bütün profesörlerin unvanlarının kıymetini sorguluyordu bunu sorarak.

İstanbul’u bir konuda olsun dünya klasmanına sokma işini unutun. Tarihin oya gibi işlediği o güzelim coğrafyaya bir bakın bakalım. Vasıflı birkaç bin kişinin yaşadığı bir yere benziyor mu?

Cemalettin N. TAŞCI

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et