Marmara da Zaten Mavi Değil

Erdoğan zor durumda.

Yeni bir şey değil, Gezi’den beri zor durumda.

***

Yani mesela “bu Mavi Marmara çıkışı, arkasındaki desteği şu kadar zayıflatır” filan diyor değilim. Zaten zayıflatmaz. Çünkü…

Şöyle başlayalım: Durmadan bindirmeler yapan ve rakip defansta sıkıntıya yol açan bir sağ bekiniz olsun. Maçın bir dakikasında, mesela sakatlansın veya çok yorulmuş olduğunu düşündüğünüz için onu değiştirmek zorunda kalın. Duruma daha uygun analoji, herhalde, hakemle dalaştığı için kırmızı kart görmüş olsun. Eğer karşı tarafta bu hali değerlendirebilecek bir hamle yapılmıyorsa, maçın seyrinde bir değişiklik beklemek manasız olur.

Bence Türkiye’de durum böyle.

Erdoğan’ın takımı şöyle bir şey —başından beri öyleydi: Herhangi bir profesyonel takımın dikkatini çekememiş, profesyonel futbolun icaplarını yerine getiremeyecek, halı sahada yaptığı cambazlıkları futbol zanneden bir yığın soytarı… Doğru dürüst bir takıma kapağı atamamasını kendi yetersizlikleriyle açıklamak işine gelmediği için, kahvehanede “ben Müslümanım da beni ondan transfer etmiyorlar, bana ondan şans vermiyorlar” deyip duran kim varsa, Erdoğan hepsini topladı.

Onlar sahaya çıktılar. Karşılarında “biz futbolcuda, iyi futbolculuktan önce başka vasıflar ararız” deyip, ilaveten bu tutumlarıyla gurur duyup, bir yığın kravatlı, takım elbiseli, belki başka bazı şeyleri —mesela öğretmenliği, hesap uzmanlığını filan— iyi yapabilecek ama futboldan zerre anlamayan takımlar vardı. 12 Eylül rejimi Türkiye’nin siyaset ligini öyle düzenlemişti.

Erdoğan’ın adamları sağdan soldan bindirmeler yaptılar, rakiplerinin bacak arasından top geçirdiler, Quaresmavari ortalar yaptılar, filan. Sıkışınca, zora gelince, rakiplerine tekme, dirsek, Allah ne verdiyse geçirdiler. Ne zamandır aksiyona hasret tribünlerden alkışlar yükseldi. Tribünlerin baskısı altında hakemler birçok şeye göz yummak zorunda kaldılar.

Gözünüzde canlandı mı bilmiyorum, tarif ettiğime benzer bir faaliyet ne kadar futbolu andırıyorsa, Türkiye’de onun muadili olan şey siyaset niyetine kazıklandı.

Erdoğan’ın yerine kafatasının içinde mercimek ebadında bir beyin taşıyan biri olsaydı, o bile bunca yılda öğrenirdi ki, sahaya sürdüğü şahıslarda değil problem, takım oluştururken müracaat ettiği kriterlerde. Televizyonda futbol seyrederek futbol öğrendiğini zannedip halı sahada top teperken kendisini potansiyel futbol ilahı zanneden güruh, futbol denen şeyin aslında nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Erdoğan öğrenmedi.

Özetleyip başa döneyim: Erdoğan Türkiye liginde, hakem kararıyla, rakip kalecinin yumurtladığı topla, şöyle veya böyle attığı bir golle maçları kazanmayı sürdürecek. Tribünler de, karşıdakilerde herhangi bir aksiyon görmediğinden, Erdoğan’ın çıkardığı futbolcuyu da, oyuna soktuğunu da alkışlamayı sürdürecek.

Ama Erdoğan zor durumda, çünkü Türkiye, yurt dışında sekizer onar gol yemeyi sürdürüyor. Hezimetler hafiflemiyor, büyüyor.

***

Bugün Türk futbolu, kulüpler düzeyinde, Avrupa’nın on birincisi, on ikincisi arasında gidip geliyor. Milli takım biraz daha gerilerde de olsa, arada bir büyük turnuvalara katılıyor. En azından elemelerde şansını son maçlara kadar taşıyabiliyor. Ama bundan kırk yıl önce böyle değildi. İçeride bir yığın futbol ilahımız vardı, tribünlerin kendileri için kendilerini paraladığı… Ama kulüplerimiz ilk turlarda Avrupa’ya veda ediyor, milli takım daha ilk maçlarda havlu atıyordu. Türkiye’nin futbol düzeninden nemalananların teklif ettiği çözüm, izolasyon idi. Kulüplerin ve milli takımın uluslararası arenadan çekilmesi…

Şu anda Türkiye’nin siyasetteki ruh durumu, bence, tam da böyle. Yani içeride birbirimizi döveceğiz —“Erdoğan hepimizi dövecek” diye okuyun siz onu. Ama dışarıda bütün iddialarımızdan vaz geçeceğiz. Kamuoyu, göründüğü kadarıyla, zaten bu moda geçmiş durumda, içerideki kör düğüşü neredeyse herkesi fena halde tatmin ediyor. Öte yandan “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” lafı da yeniden irtifa kazandı, dolayısıyla dışarıda alınan her hezimeti şike diye etiketleme imkânı da yeniden yükseldi.

Yani?

Karadeniz ile Akdeniz’in arasında yeni bir şey yok.

Kemal Gürüz, Nur Serter, Çevik Bir filan gibi, vasıfsızlıkları paçalarından akan bir yığın kişi, Atatürk’ün sünnetini en iyi onlar tatbik ettikleri için her şeye hakları olduğunu iddia ederek memlekette pozisyon sahibiydiler. Herhangi bir uluslararası mukayesede yaldızlarının döküleceğini hissettikleri için “biz bize oynayalım, İslamcıları, Kürtleri —ve elbette her türlü marjinalleri— dövelim, heyecan olsun” diye bir oyun kurdulardı. Herkes hain, herkes satılmış, herkes işbirlikçiydi.

Şimdi, görüyorsunuz işte, aynı film sahnede. Bırakın herhangi bir uluslararası mukayeseyi, az kozmopolit herhangi bir şehirde sokaktan geçen herhangi on kişi ile mukayese edilse sınıfta kalacak zevat pozisyon sahibiler. Alınları secde gördüğüne göre her şeyin onlara sorulması gerektiğini iddia ediyorlar. Çuvalladıklarında da “ne cahilmişiz” yerine “biz Müslüman olduğumuzdan bize komplo kurdular” demeyi tercih ediyorlar haliyle.

Mesele şu: Dünya ve özellikle de içinde yaşadığımız bölge yeniden şekilleniyor.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et