Minare

Kocatepe Camii için açılan yarışmayı Dalokay kazanınca cadı kazanı kaynamaya başlamıştı. Dalokay’ın projesinde minare olmadığı dedikodusu, annemi ve babamı çileden çıkarmaya yetmişti. Bir sabah kahvaltıda, “ne günlere kaldık” minvalinde dertleşirlerken araya girme ihtiyacı hissetmiştim. “Şart mıdır minare” diye sordum. Besbelli böyle bir soruya hazırlıklı değillerdi. Kahvaltı sofrasının havası bulutlandı.

Şart mıdır minare? Büyükşehir Belediyesinin —Ankara’dan çok Melih Gökçek’in zevkini ve karakterini sembolize eden— sakil logosuna ilham veren minareleri olan Kocatepe Camii Ankara’ya gelenleri gezip görmeye, iki rekât namaz kılmaya davet ediyor da ben mi işitemiyorum?

Meclis’in orijinal bir camisi var ama minaresi yok. Minareyi bir servi temsil ediyormuş. Tamam, Özalvari cambazlıklardan biriydi. Meclise cami yapacaksınız dindarlar memnun olacak, camiyi saklayacaksınız ötekiler gürültü koparmayacaklar. Tamam da, kötü mü olmuş? Çözmüş işte baba-oğul Çiniciler problemi.

***

Ertuğrul Özkök geçenlerde “bana göre, ‘tarif etme’ hakkını sadece kendinde gören hiç kimse veya zümre demokratik olamaz” diye yazmış. Türkiye’de bir dönem, diğer her kavramla birlikte laikliği ve dindarlığı da, kerameti kendinden menkul bir avuç insan tarif etti. Özkök de onların arasındaydı ama bu, dile getirdiği gerçeğin saygıdeğerliğine şüphe düşürmez.

Kemal Karhan Yeni Asır’daki köşesinde, yıllar önce bir gün, mealen, “yıllarca ezanın Türkçe okunması gerektiğini söyleyip durdum ama sonra fark ettim ki, ezan Türkçe de okunsa camiye gitmeyeceğim, bu konuda konuşmanın bana düşmeyeceği neticesine vardım” diye yazmıştı. Bir manada, tarif tekelini elinde tutan zümreden istifa etmişti.

Kahvaltı sofrasında yaşadığımız gerginliğin sebebi, annemin ve babamın Dalokay’ı, her şeyin kendilerine sorulmasını isteyen bir avuç insandan biri olarak görmeleriydi. Kendilerine yakın hissedecekleri bir mimar minaresiz bir cami projesi çizseydi, minarenin şart olmayabileceği iddiası karşısında kalkanlarının arkasında mevzilenme ihtiyacı hissetmeyeceklerdi.

Mesele şu ki, annemin ve babamın gönlünü ısıtacak herhangi bir mimarın, Sultanahmet’in başarısız kopyalarından farklı, alışılmışın dışında projeler üretmesi imkânsız görünüyor. İsviçre’de minarelerin yasaklanması dert değil ama günümüzün imkânlarına ve ihtiyaçlarına hassas mabetler tasarlayamıyor olmamız, bence, tasalanmak için kâfi. Minareli veya minaresiz, kubbeli veya kubbesiz, İsviçrelilerin bile saygı duyacağı, şehirlerinin mimari kıymeti olarak değerlendirecekleri mabetler inşa etmeyi hayal etsek, böyle abuk sabuk gündemlerimiz de olmayacak.

***

Minare caminin mütemmim cüzü değil. Hele bugünün teknolojisinde, yani müezzinin çıkmaya tenezzül bile etmediği düşünülürse, minare, hiçbir kıstasa göre şart değil. İsraf bile sayılır ayrıca. Minaresiz cami fikrinin bu kadar kıyamet koparmasına bakılırsa, cami kavramını tarif etme hakkını kimseyle paylaşmaya yanaşmayanlar, minaresiz camiler tarif etmeye hiç hazırlıklı değiller. Referansları ne? Sorsanız, İslam’ı en saf halinden başlayarak yeniden kurmayı hayal ediyor gibiler. Sonra da, sonradan eklenmiş minareleri müdafaa edeceğiz diye kıyameti koparıyorlar.  Daha vahimi, cami kavramını tarif etmekle de kifayet etmeyip, bir vakittir, diğer her şeyin de kendilerine sorulmasını istiyorlar.

Cemalettin N. TAŞCI

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et