Model

Bu, herhalde çok uzun bir yazı olacak. Çünkü bir defa daha, benim gündemim, Erdoğan’ın lafları ve bir takım tesadüfler birbirine denk geldi.

Önce bir hatıra:

Galiba bir cenaze eviydi. Kalabalıktı. Kadın, galiba kayınvalidesi için, ev sahibesinden bir şey istedi. Secde istedi. Ev sahibesi anlamadı. Aslında kadının istemeye çalıştığı şey seccadeydi. Üzerinde namaz kılınan, üzerine secde edilen şeyin adını bilmiyordu. Bilmeyebilir. Ne var bunda?

Mesele zaten o değil. Kadının kendi terminolojisinden tereddüdü yoktu. Kadın meslektaşımdı. O tarihlerde galiba doçentti. Sonra profesör de oldu. Yıllarca birlikte çalışmıştık, kendisini tanıyordum. Üzerinde namaz kılınan şeyin adının aslında secde olduğundan, namazı kılan kayınvalidesinin ve ona seccade verecek olan ev sahibesinin o şeyin adını yanlış bildiklerinden şüphesi yoktu. Hiçbir şeyden şüphesi yoktu. O Cumhuriyet kadınıydı ve her bir şeyin doğrusunu bilmek ona lütfedilmişti. Edası —sadece o gün, orada, seccade isterken değil, her vakit, her yerde— her şeyin doğrusunu bilen, yine de cahil ahaliye, ahalinin cehaletine sızlanmadan, olgunlukla katlanan bir insan edasıydı.

Dedim ya, her sosyal grupta roller üleşilir, sonra da o rollere uygun olarak vücudun kimyası değişir, o kimyaya uygun olarak da hal, tavır, tutum zuhur eder. Sosyal kesimler arasında da böyle oluyor. Belirli sosyal kesimler, toplumun işleyişinde belirli rolleri üstleniyorlar. Mesela, 1980’lerde başörtüsü krizi bir defa daha tırmandırıldığında, başörtüsüne şiddetle itiraz edenlerin, evlerinde çalışan kadınların başlarının örtüsüne ses etmek akıllarına gelmiyordu. Başörtüsü üniversitede veya lüks bir otomobilin direksiyonundaki kadında olmayacak şey gibi görünüyordu ama eve temizliğe gelen kadının neredeyse mütemmim cüzüydü. İşin tuhafı, eve temizliğe gelen kadın ve mesela onun çocukları için de böyleydi.

Roller, sosyal kesimler arasında böyle üleşilmişti.

***

Rollerin sosyal kesimler arasında üleşilmesini yadırgamıyorum. Şöyle veya böyle üleşilebilir. Ona da itiraz etmeyeyim. Ama bu üleşimin, yukarıda işaret etmeye çalıştığım tarzda bir tezahürü de oldu. Olmalı mıydı? Bilemem ama topluma liderlik ettiğini hissedenler, hiç bilmedikleri hususlarda bile, kulaktan dolma bilgilerle, kendilerini o konunun da uzmanı saymaya başlamışlardı. Bütüncüydüler yani.

Türkiye’de, mesela Ertuğrul Özkök’ün, hem kendisinin hem de temsil ettiği, hitap ettiği kesimin Türkiye’nin yegâne kıymeti olduğundan şüphesi yoktu. Onun temsil ettiği, hitap ettiği kesimin de yoktu. Onlar seccadeye secde diyorlarsa, doğrusu da o olmalıydı. O kadar.

Rollerin sosyal kesimler arasındaki üleşimi Türkiye’ye has bir hal değil. Mesela Fransa’da da benzer bir hal var ve zaten Türkiye’nin seçkinlerinin temel referansı, misal verip durduğu yer Fransa oldu yakın tarihe kadar. Fransa’da da dindarların hissesine —üstelik çok uzun süredir— ikinci sınıf bir rol düşmüştü. Ama Fransa ile Türkiye arasında çok temel bir fark da vardı: Fransa’nın seçkinleri, dindar olmasalar da, dini çok iyi biliyorlardı. Kutsal kitapları, dinin organizasyonunu, sembollerini, terminolojisini çok iyi biliyorlardı. Türkiye’de ise, din hakkında cahil olmak, seçkin olmanın ön şartlarından biriydi neredeyse.

Kazara kulaktan dolma bir şey öğrenilmişse, onun dindarların bildiklerinden daha doğru bir bilgi olması ise, zaten her konuda cahil olan seçkinlerin, seçkin olmalarının tabii neticesiydi. Kısaca söylemeye çalışırsam, Türkiye’de bilgiye ulaşmak için araştırmak, çabalamak, bilenden öğrenmek lazım gelmiyordu, laik oluveriyordunuz mesela, Cumhuriyetçi oluveriyordunuz ve her hususta doğru bilgiye ulaşıvermiş oluyordunuz. Hani uzayda ışık hızının getirdiği sınırlamaları aşabilmek için solucan deliğinden faydalanılacağı ümit ediliyor ya, memlekette de laik olduğunu iddia etmek bir nevi solucan deliğiydi. Bir anda her şeyin bilinir olduğu bir başka galaksiye geçivermiş oluyordunuz.

Elbette herhangi bir şey biliyor olmuyordunuz. Ama sosyal rollerin kesimler arasında üleşimi, tıpkı küçük sosyal gruplarda olduğu gibi, bir tür kalıcılığa yol açıyor. Kararları siz veriyorsanız, sizin karar vermenizin tabii görüneceği şekilde tesis oluyor sosyal doku. İnsan vücudunda hormonlar nasıl sizin rolünüze göre üretiliyorsa, sosyal itibar ve iktisadi kaynaklar gibi sosyal hormonlar da öyle dağılıyor. Sonra siz, isteseniz bile, mesela üzerinde namaz kılınan şeyin adını o cahil kalabalığın sizden daha iyi biliyor olabileceği gerçeğini kabul edebilir olmaktan çıkıyorsunuz. Çıkıyorsunuz ve çıktığınızın farkına bile varamıyorsunuz.

***

Türkiye, bu yolla binlerce profesör üretti, onlarca yıl boyunca. Binlerce sanatçı filan da üretti güya. Binlerce başkasını da üretti. Ama neredeyse hiçbiri, mesela Fransız bir muadiliyle rekabet edebilecek donanıma sahip olmadı. Solucan deliğine sahip olmanın böyle acıtıcı neticeleri oldu. Veya şöyle söyleyeyim: Ortaya acıtıcı bir netice çıktı ve ahali, Fransa karşısında mütemadiyen tuş olup durmaların faturasını, solucan deliğinden geçiverenlere kesti. Bugün yaşadığımız ilkelliklerin, pespayeliklerin arkasında yatan sosyal desteğin yaslandığı birikim, bence bu.

Yani belki de Türkiye, ne yaparsa yapsın Fransa’ya tuş olup duracaktı. Belki tuş olmaların sebebi bambaşka yerlerde yatıyordu, bilemem. Ama ahali faturayı, seccadenin adını bilmeyen seçkinlerine kesti.

Ve şu oldu: Şimdi her şeyin adını doğru bildiğini zanneden Erdoğan gibi biri zuhur etti. Çıkıp her konuda ahkâm kesiyor, “batsın bu dünya” filan diyor ya, aslında bilmek için çaba harcaması, bilenden öğrenmesi filan gerekmiyor. Kendilerinden önceki elitleri taklit ediyor Erdoğan ve avanesi.

Burada bir simetri var, tamam. Ama bariz bir asimetri de var: Bir küçük grupta şamar oğlanı olan biri, şu veya bu yolla karar verme kudretini ele geçirince, rol dağılımı şıp diye değişivermiyor. Çünkü uzun süre boyunca yerleşmiş olan bir kalıp, bir örüntü var. Vücutların kimyası, o kalıba göre değişmiş bir defa. Şamar oğlanının “şimdi şöyle yapacağız” demesi, dediğinin inandırıcı olmasına, grubu heyecanlandırmaya, gönüllü bir desteğe yol açmıyor. Ses çatlak çıkıyor mesela. Omuzlar şöyle liderinki gibi, tabii olarak arkaya gitmiyor. Yüz kasları kendinden emin bir insan yüzü intibaı verecek şekilde kasılıp gevşemeye alışmış olmadığından, tereddüt hissediliyor. Ve saire. Neticede zor kullanmayı gerektiriyor grubu harekete geçirmek.

Üniversitelerde, seccadenin adını bilmeyenlerin yerini, mesela reklamcılığın terminolojisini bilmeyen iletişim profesörleri alıyor. Onu oradan alıp şuraya, bunu şuradan alıp buraya koymakla, lidercilik, seçkincilik oynuyorlar. Tıpkı kendilerinden öncekiler gibi. Ama bunlarda fazladan, sırıtıyor da cehalet.

***

Erdoğan buyurmuş, fok balıkları hakkında kaygılananların Gazze’de olup bitenler hakkında hiçbir hassasiyeti yok diye. Gazze’de olup bitenlerden içi yanmayanın insanlığından şüphe ederim. Ama Gazze’de olup bitenlerden içimin yanıyor olması, Gazze hakkında konuşup durmayı, teklif geliştirip durmayı gerektirmiyor. Gazze benim işim değil. Gazze’de neler olduğunu da, neden olduğunu da, nasıl çözülebileceğini de bilmiyorum. Foklar konusunda da aynı derecede cahilim ve o konuda da ağzımı açmıyorum zaten.

Beyefendi “bütüncü” bakış demiş. İşte bu hususta konuşabilecek kadar bilgi sahibiyim. Konuşayım: Bütüncü bakış, herhangi bir öznenin, mesela fokları korumayı iş edinmiş bir öznenin her konuda —mesela Gazze konusunda da— bilgi ve tutum sahibi olmasıyla olmaz. Ya nasıl olur? Farklı konularda hassasiyetleri olan farklı öznelerin karşılıklı denetiminden zuhur eder. İnsan beyni bir bütün ama her bir nöron, her bir nöron grubu sadece kendi işini yapıyor. Hiçbir nöron görmüyor mesela, ama o nöronların kendi işlerini, bildikleri işleri yapıp karşılıklı birbirlerini denetlemeleri sayesinde siz görüyorsunuz.

Erdoğan her konuda olduğu gibi, bütüncülük konusunda da zırcahil. Ama tıpkı seccadenin adını bilmeyen o kadın gibi, bilmediğini bilemeyecek kadar başı dönmüş durumda. Dedim ya, zaten öyle olur. Bezleriniz testosteron pompalamaya başladıysa, kendinizi her şeyin doğrusunu biliyor zannetmeniz an meselesi olur. Sizin kendinizi denetlemenize endekslenmiş bir sistemde, işin “batsın bu dünya”ya varması da ihtimal dâhiline girer. Neticede batırırsınız bu dünyayı.

Gazze de batar.

***

Bunları yazmayı düşünüyordum ki, bir arkadaşım, Buckminister Fuller’in bir sözünü paylaştı: Mevcut hali, mevcut gerçeklikle dövüşerek değiştiremezsiniz. Herhangi bir şeyi değiştirmek istiyorsanız, mevcut modeli demode kılan yeni bir model geliştirmelisiniz.

Erdoğan Türkiye’de herhangi bir şeyi değiştiremedi. Mevcut olan, cehalet üzerine kurulu olan, herkes kadar cahil olduğu halde —bir biçimde sosyal sistem rolleri üleştirdiği için— imtiyaz edinmiş olan dar bir kesim de dâhil herkes için mahrumiyet üretip duran bir modeli aynen muhafaza edip, sadece imtiyaz sahiplerini değiştirdi. Kendisinden, fazlasını beklemek zaten zırva olur, çünkü memleketin imal ettiği en cahil adamlardan biri.

Erdoğan Gazze’nin kaderini de değiştiremeyecek, çünkü yeni bir model inşa etmek filan gibi şeyler aklına bile gelmiyor. O, tıpkı kendilerine imrenerek büyüdüğü ve neticede yerlerine kendi arkadaşlarını yerleştirmek üzere dövüştüğü zırcahillerin yaptığı gibi, sadece mevcut gerçeklikle dövüşüp durmayı biliyor.

Bu memlekette cahil olmayan bir yığın kişi var. En azından, her konuda bilgi sahibi olmadığını, olamayacağını, başkalarıyla aynı masaya eşit şartlarda oturması gerektiğini bilen, buna gönüllü birçok kişi var. Her konuda değilse de, hiç değilse kendi alanında öğrenmeye hevesli bir yığın insan. Bizim, onların yer alabileceği bir modele ihtiyacımız var. Cahiller arasından cahil tercih etmekle çıkılabilecek bir kuyu değil, içine düştüğümüz.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et