Mr. Spock Beyni

Önceki gün dedim, bir rakam gördüğünde onu belirli bir renkle eşleyen —veya benzer algı çaprazlamaları yapan— beyinlere sahip olanlara hasta diyoruz. Hâlbuki hepimizin beyni benzer işler işliyor. Mesela Osmanlı kelimesini gördüğümüzde, yanında yamacında başka herhangi bir tetikleyici olmasa bile, beynimizin alakalı alakasız yerlerinde ampuller yanıyor.

Ampul kelimesini gördünüz mesela, ve okuduğunuz cümleyle alakasız şeyler üşüştü zihninize…

İyi bir hal değil bu beynin halleri vesselam. Muhtemelen Uzay Yolunun Mr. Spock’unun beyni hiç bizimki gibi değildi. Ve şimdi bu cümleyi okudunuz, eğer yaşınız elveriyorsa, ne alakasız yerler aktive oldu beyninizde… Muhtemelen çoğu hoş olan duygular zuhur etti.

Fena da değilmiş yani, bu beynin halleri.

***

Aslında olup biten her şey, nöronlararası bir mutabakattan ibaret. Nöronlarınızın bir bölümü kendi aralarında bir mutabakat sağlıyor, başka bir bölümü başka bir mutabakat. İlk bölümünün bir bölümü ile ikincinin bir bölümü, kendi arkadaşlarını satıp bir başka mutabakat sağlıyor. Bu mutabakatlar, yani onlara kimlerin katıldığı durmaksızın değişiyor.

Nöronlarımızın arasında mevcut olan mutabakata ben diyoruz her birimiz. O değişiyor ve bu defa yeni zuhur etmiş haline ben diyoruz. Öyle yaşayıp gidiyoruz.

Eğer bizimkine yaşamak denirse…

Bizimki neden yaşamaya pek benzemiyor. Malum işte, CIA biz doğru dürüst yaşamayalım diye… Sadece CIA olsa ne iyi, kimlerden müteşekkil olduğunu ya kendi bile bilmeyen veya bilse de bizi sakınıp bize açıkça söylemeyen büyüklerimizin üst akıl dediği kocaman bir özne, işi gücü bırakmış, biz doğru dürüst yaşamayalım diye ne tezgâhlar kuruyor… Biz doğru dürüst yaşarsak onların çarkları duracakmış, öyle diyorlar. Öyle olunca da olmuyor işte. Bizimki pek yaşamaya benzemiyor.

Uymadı mı?

Değiştirin kafanızı, uyan bir kafa edinin, uyar. Ortada bu açıklamanın uyduğu binlerce kafa var, huzur içindeler. Siz de kafayı değiştirin, siz de huzura erin.

Yine mi uymadı? Size de yaranılmıyor.

***

Yanılmıyorsam, az önce “bizimki yaşamaya benzemiyor ama üst akıl yüzünden değil” benzeri bir şeyler geçmişti aklınızdan, şimdi de “neden ben kafayı değiştireceğim” benzeri bir şeyler.

İyi de…

Sizin —veya benim— “üst akıl yüzünden değil” dememiz de başkalarına uymuyor. Hepimizin onlara teklifi, az veya çok, “değiştirin kafaları” demek manasına geliyor. Hatta “değiştirin kafaları” bile değil, “getirin kafalarınızı düzeltelim” manasına…

“Düzeltelim”…

Yani?

“Bizimkine benzetelim.”

Mutabık mıyız?

Mutabık gibiysek devam edelim. Hepimiz başkalarının fikirlerini değiştirmeye çalışıyoruz. Değiştirmek derken, kendimizinkine benzetmeye… Yani geniş, daha geniş, sonra daha da geniş mutabakatlar oluşturmaya ve o geniş mutabakatların hissedarı olmaya…

Burada bir beis yok. Yani mutabakata model olarak ortaya kendi beynimizi koymakta bir beis yok. Başka türlüsünü zaten yapamayız. Sıkıntı —benim gördüğüm kadarıyla— üç sebepten kaynaklanıyor.

Birincisi, mutabakat sağlamayı, herhangi bir hususta mutabakat sağlamayı bir ölüm kalım meselesi haline getirmek, başkaları için değilse de kendimiz için işi içinden çıkılmaz hale getiriyor. Eğer bir büyük mutabakatın, bir kutsal davanın neferi haline gelmişsek, artık o davayı nasıl anlıyorsak onun etrafındaki mutabakatı genişletmek işi, genellikle ve kolaylıkla bir ölüm kalım meselesi haline gelebiliyor.

İkincisi, masaya model olarak kendi beynimizi koyduğumuzda, onun değişmez bir şey olmadığını, aksine her an değişiyor olduğunu, o masaya konduğu anda değişmeye iyiden iyiye açık hale geldiğini ihmal edip, kendi esneme payımızı ortadan kaldırmakta ısrar edersek sıkıntı ortaya çıkıyor. “Ben bilirim” şiddetinde söylemeyi becermek zor olsa da, kabul edilebilir bir şiddetle “ben öğrenebilirim” demeyi de bilmek ise işleri kolaylaştırıyor. “Ben ders almam, veririm” diyen de ders alır ama alabileceği kadar değil. Eğer yükseklerde ikamet ediyorsa, alabileceği dersi alamamasından da sadece ve en çok kendisi zarar görmüyor.

Üçüncüsü ve güncel olarak en mühimi, mutabakatı devlet zoruyla inşa etmeye kalkmak, ölümcül bir sıkıntı kaynağı oluyor. Yani bambaşka amaçlarla tesis edilmiş devlet aygıtlarını mutabakat sağlamak için seferber ettiğinizde, hem mutabakatı zorla sağlamaya çalışmanın yol açtığı kesikler oluşuyor bünyede, hem de o aygıtlar asıl işlerini yapamadıkları için bir tür yetersiz beslenme…

Memleketin polisinin işi, hırsızı, katili, uyuşturucu tüccarını filan takip edip yakalamak. Ama Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana polisin mesaisinin büyük bir bölümü, yazanı, çizeni, düşüneni, itiraz edeni takip etmek oldu. Memleketin ordusunun işi dış düşmanlara karşı memleketin sınırlarını müdafaa etmek. Türkiye Cumhuriyetinin ordusu kışlasından sadece bir defa bu amaçla çıktı ama memleketin içinde savaşı neredeyse hiç bitmedi. Memleketin mekteplerinin amacı… Biliyorsunuz işte ve ne yapmak için kullanıldıklarını da…

Liste böyle uzar gider.

Şunu emniyetle söyleyebiliriz ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, daha kurulduğu andan itibaren, neredeyse biricik derdi oldu: Geniş, çok geniş, en geniş bir mutabakatı tesis etmek. Merkez sağ denen iktidarlar, ellerinden geldiğince ve güçleri yettiğince bu işi savsakladılar. Devletin gözünü üzerlerinde hissetmediklerinde dersten kaçıp, devlet aygıtının normalde uğraşması gereken işlerle iştigal ettiler. Yani hırsızlıktan, uğursuzluktan artan zamanlarında… Onları hizaya getirmeye çok çalışan ama beceremeyen muhbir vatandaşlar, yani kendilerine nedense solcu filan diyen Aydınlanmacılar, onları hocalara, yetmezse müdür beye şikâyet ettiler. Müdür bey gelip onların kulaklarını çekti —bir kaçının kulağını çok şiddetli çekti, malumunuz.

AKP iddia ediyor ki, “ben de onlardanım ve o yüzden bana da…” Yalan söylüyor. AKP “ne mutabakatı lan” filan demiyor. Hiç demedi. Tam aksine, “orada değil, burada mutabakat” diye beynimizi ütülüyor. Üstelik hocaların elinden kaçmak az çok imkân dâhilindeydi ama sınıf arkadaşlarınız kendilerini hocalığa atayınca…

***

Mahçupyan’ın, Berktay’ın ve benzerlerinin görmezden geldikleri mesele bu. AKP bize, daha önce devlet marifetiyle dayatılan mutabakatı dayatanlardan değil, o dayatmacılarla dövüştü. Ama memleketin meselesi dayatılan mutabakat değildi, mutabakat dayatılmasıydı. AKP şimdi bize, üstelik daha köhne, daha manasız, daha biçimsiz, daha muhtevasız bir mutabakatı, daha nobran, daha küstah, daha kaba bir biçimde dayatıyor.

En başından beri öyleydi.

Her geçen gün dayattığı şey daha sığlaştı, dayatma biçimi daha kabalaştı. Dolayısıyla bugünden geriye bakınca 2003’teki 2004’teki haller pek rahmet barındırıyormuş gibi görünebilir. Ama o yıllarda da AKP’nin tarzı “artık yerleri değiştireceğiz, siz öğrenci olacaksınız biz kürsüye geçeğiz” şeklindeydi.

Önceki gün dedim, mutabakat, siz istemeseniz de oluşur. Kafatasınızın içinde nöronlarınız, onlara mutabakat modeli verip dayatan bir devlet aygıtı olmadığı halde bir yığın mutabakat oluşturuyor. Bizim kendi aramızda yaptığımız gibi her birimizin kendi beynimizi ortaya koyup bizimle mutabık olanların sayısını artırmaya çalışmasının neticesi olarak, toplumda da yerli yersiz bir yığın mutabakat oluşuyor. Sonra, herhangi bir mutabakat, çevresi fazla genişlediğinde, parçalanıyor. Alakasız bir yerden…

Öyle yaşayıp gidiyoruz işte…

Bizimkine yaşamak denirse…

Denmiyor çünkü —bana kalırsa— bir yandan kutsal davalardan geçilmiyor, herkes bir kutsal ordunun neferi, bir yandan memlekete yıllardır sahiden hiçbir şey öğrenmeye hevesi olmayan ve her nasılsa hiç öğrenmemeyi becerebilen bir adam vaziyet ediyor.

Ve nihayet…

Bizim hissemize, yegâne işi mutabakat üretmek olan bir devlet düşmüş. Devletin işinin bu olduğuna, aslında toplumların mevcudiyet sebebinin mutabık kalmak olduğuna hepimizi o kadar inandırmış ki devlet, “yemişim mutabakatınızı” diyemiyoruz, “o olmaz, bari şu olsun” filan diye debeleniyoruz.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et