Öyle Bir Hal

Bilenler bilir, 2005 ortalarından itibaren bir krize sürüklenmekte olduğumuzu söyleyegeldim. Kriz çıktıktan kısa süre sonra da, (a) krizin sadece iktisadi bir kriz olmadığını, daha genel, kapsayıcı bir kriz —bir kavram haritası krizi— olduğunu ve (b) bu ölçekte krizlerin büyük ölçekli savaşlar olmadan çözülemeyeceğini iddia ettim.

Büyük ölçekli savaş derken, 20. Yüzyıldakileri andıran bir biçimde, dünyanın iki kampa ayrılıp muhtelif cephelerde, muhtelif silahlarla çatışmasını kastediyordum. Ahmakça bir varsayım olduğunu birkaç ay önce diyebileceğim kadar yakın bir tarihe kadar idrak edemedim. Dünya zaten iki kampa ayrılmış savaşıyordu. Üçüncü Dünya Savaşı ileride başlayacak değildi, zaten başlamıştı. Savaş, bu defa, içinde yaşadığımız biçimiyle sürecek bir savaştı. Savaş kavramı değişmişti yani. Yeni dünyanın yeni lügatinde savaş bu haliyle tarif ediliyordu.

Yeni kavramlarla düşünmek gerektiğini söylemek kolay —söyleyip duruyorum. Ama henüz oluşmakta olan bir lügate göre düşünmek o kadar kolay değil. Yine eski terimlerle, terimlere eski manalarını yükleyerek devam edeceğim —elimden başka türlüsü gelmiyor.

İçinde yaşadığımız savaşın kısa süre içinde hitama ereceğini tahmin etmiyorum ama uzun da sürmez herhalde. Mesela beş yıl, kabul edilebilir bir süre gibi görünüyor. Bu beş yıl içinde, muhtemelen, zaten takip etmekte zorlandığımız teknolojik yenilikler listesi hızla uzarsa şaşırtıcı olmayacak. Doğrudan doğruya savaşta kullanılmak üzere sahaya sürülen pek çok yenilik göreceğiz diye düşünüyorum. O kadar ki, zaten savaş deyince kafamızda canlanana pek az benzeyen savaş, iyice başkalaşacak.

Görünürde, bir tarafta ABD ve Almanya var. Batı Avrupa —hatta Britanya bile— Almanya’nın kuyruğuna takılmış olarak yer alıyorlar sahnede. Öbür tarafta ise Rusya ve İran… Hindistan’ın, Çin’in nasıl pozisyon alacağını kestiremiyorum ama Azerbaycan dâhil Türk Cumhuriyetlerinin Moskova’dan gelen direktifler dışında irade sergilemesi imkânsız görünüyor. Belirsizlik, Sovyet blokunun batısında, Avrupa’nın doğusunda kalan ülkelerde var. Ama bu gri alanın bir ehemmiyeti var mı, emin değilim.

Ya peki Türkiye’nin ehemmiyeti var mı?

Ondan da emin değilim. Bir bakınca sanki varmış gibi görünüyor. Sonra bir defa daha bakınca, bizden başka kimse pek umursamıyormuş gibi…

Varmış gibi görünüyor çünkü, mesela kimse Macaristan’da savaşmazken, burada kıyasıya bir savaş hali var gibi. Yokmuş gibi görünüyor çünkü, Macaristan’da aslında neler olup bittiğini bilmiyorum, belki orada da bizdekine benzer bir bilek güreşi sürüyordur. Eğer bizdeki de oradaki kadarsa, içinde yaşıyor olmasak pek de ehemmiyetli görünmeyebilir bize olup biten.

***

Erdoğan’ın haklı olduğu bir taraf var. Hani “biz hakkımızı korumaya kalkınca, bizi istedikleri gibi güdemeyeceklerini anlayınca bize sırt çevirdiler” mealinde zırlıyor ya… Bir bakıma haklı. Şöyle ki, çok yakın bir tarihe kadar, mesela 2015 ortalarına kadar, memleketin içinde yaşanan onca hukuk ihlaline, onca demokrasi skandalına rağmen, Washington’dan, Brüksel’den, Berlin’den çıt çıkmadı. Bu süreç içinde Erdoğan’ın defalarca Merkel’e ihtiyacı oldu mesela ve Alman basının şiddetli muhalefetine rağmen hanımefendi Ankara’ya gelip Erdoğan’a ihtiyaç duyduğu meşruiyeti sağladı. Kaldı ki, etkili Alman, İngiliz ve özellikle de Amerikan gazeteleri, bu bölgede Erdoğan’ın demokratlığının ne kadar mühim olduğunu anlatıp duran tahliller yayınlamayı, ta 2015 ortalarına kadar ısrarla sürdürdüler.

Yani?

Yani Erdoğan’a verilen destek, Erdoğan demokratik davranmıyor diye çekilmedi. Öyle olsaydı, daha önce çekilmesi gerekiyordu. E ama Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, biz dik durduğumuzdan da çekilmedi. Neden çekildi Erdoğan’ın ardındaki destek? Kırk tahminde bulunabiliriz ve birkaçının mutlaka tesiri vardır. Ama meselemiz Erdoğan’ın ardındaki desteğin neden çekildiği değil artık. Erdoğan’ın ardından desteğin çekildiği gerçeği var ve bu şartlarda ortaya iki soru çıkıyor: (a) Destek sadece Erdoğan’ın ardından mı çekildi yoksa Türkiye topyekûn mu gözden çıkarıldı ve (b) Erdoğan’ın yeniden Batı tarafından kendisine bir destek inşa etme şansı var mı?

***

İkinci sorudan başlayayım.

Perinçek’in zırvalarını ciddiye aldığımdan değil ama 28 Şubat sürecinde bir ara momentumu ele geçirebilmiş gibi görünen Avrasyacıların bürokrasideki pozisyonlarının güçlenmesinden yola çıkarak, Erdoğan’ın doğuya kaydığını söyleyebilirim. Netice olarak Erdoğan’ın köpeklerinin bu tür hususlarda bir şey söyleme şansları olmadığından, o cenahın, doğuya yöneliyor muyuz, bunu benimsiyorlar mı filan gibi konulardaki hissiyatlarını bilemiyoruz. Ama tam bağımsızlıkçıların, Türkiye’nin doğuya kayıyor olduğunu düşündüklerini, bundan da memnun olduklarını, yazıp çizdiklerinden anlıyoruz.

Mesele şu ki, Erdoğan’a dair her şeyde olduğu gibi, bu hususta da yanılıyor olabiliriz. Erdoğan sanki doğuya yöneliyormuş gibi algılanmasına yol açan her şeyi, aslında, batıya karşı elini güçlendirmek için yapıyor da olabilir. Yani stratejik bir kaymadan çok, biçimsiz bir pazarlık olabilir yaşananlar.

Erdoğan açısından mesele böyle olabilir yani. Ama batıdan meselenin nasıl göründüğü, bence artık son derece berrak. Türkiye de gözden çıkarılan emtianın bir parçası mıdır bilmiyorum ama Erdoğan’ın gözden çıkarıldığı bence aşikâr. Dolayısıyla bu noktadan itibaren, Erdoğan’ın arkasındaki desteği ihya edebileceğine ihtimal vermiyorum.

Birinci soruya gelince…

Batı Türkiye’yi gözden çıkarmış olabilir mi? Ankara’da bu soruya “Türkiye gözden çıkarılamaz”dan, “Türkiye’yi neden gözden çıkarsınlar”a kadar muhtelif makamlarda cevap veriliyor. Konuşunca çok da haksız görünmüyorlar insana. Ama neticede, konuştuğum kişilerin hepsi, benden de daha antika. Yani yaşları benden daha genç olanlar var aralarında ama kavram haritaları antika. Dolayısıyla evime çekilip tefekküre dalınca…

2009’da Akşam’da yazmaya başladığımda, Kürtlerin bölgede bir aktör olarak temayüz ettiğini iddia ederken, aslında zemin, Kürtler açısından, bugünkü ile kıyaslanmayacak kadar kırılgan ve güvenilmezdi. Bugün ise bir Kürt öznesinin tam manasıyla teşekkül etmiş olduğunu, çok daha emniyetli bir biçimde söyleyebiliriz herhalde. Birçok kişinin Barzani’nin kendi ayağını kurşunlaması olarak teşhis ettiği son referandum hamlesiyle Barzani, Kürt hareketinin tapusunu —Kürt devleti hayalini gerçekliğe terfi ettiren onursal lider olma mukabili— bütünüyle PKK’ya devretti. Bana kalırsa başka çaresi yoktu. Ama meselemiz Barzani değil. Meselemiz, artık kimsenin mevcudiyetini reddedemeyeceği bir Kürt gerçekliğinin, üstelik de parçalanmışlıktan kurtulmuş olarak teşekkül etmiş olması.

Ve…

Sözünü ettiğimiz Kürt öznesinin, mevcut Dünya Savaşında, net bir biçimde batı blokunda kalmış olması. Kürt öznesinde belki küçük bir İran hissesi olabilir ama Kürt öznesinin batı blokunda kalmış olmasını Rusya ve İran da kabul etmiş görünüyor. Bu şartlar altında batı blokunun hâlâ Türkiye’ye ihtiyacı var mı? Emin değilim.

***

Bu şartlar altında Türkiye’ye ne olur? Türkiye’de ne olur?

Görünen o ki, Erdoğan’ı rehin almış gibi görünen ama aslında rehin alıp almadıklarından emin olamadığımız çevre —biz onlara Doğucular diyelim— Akşener’i kuşatmış durumdalar.

Devam etmeden söylemem gerekiyor, Doğu ile bir alıp veremediğim yok. Hayatımın herhangi bir anında Batıcı da olmadım. Ama bugünkü şartlarda Doğu ile Batı arasında yapılacak tercihin ne manaya geldiğini, geçen gün Ekşi Sözlük’te biri çok güzel özetlemiş. Hatırladığım kadarıyla “müstahakkınızı bulun, Putin gibi lideriniz, Bağdat gibi şehriniz, Çin’deki gibi çalışma saatleriniz olsun” diyerek…

Yapılan tercih, Doğucuların ima etmeyi sevdiklerinin aksine, tam bağımsızlık tercihi filan değil. Zaten günümüzün dünyasında tam bağımsızlık gibi bir şeyin mümkün olduğunu zannetmiyorum —bir vakitler mümkün müydü, ondan da şüpheliyim. Eğer mümkün olsaydı, tercihe şayan bir şey olmazdı ilaveten.

Kaba ve sığ bir Amerikan düşmanlığının karşısına konan tam bağımsızlık hikâyesinin esas muhtevası —adı Erdoğan olur veya başka bir şey olur ama— birinin keyfi yönetimi ve istikbali olmayan sosyal/iktisadi standartlar. Aylardır iddia ediyorum ki, mevcut savaş şehirliler ile kasabalılar arasında bir savaş. Tam bağımsızlık hikâyesinin gizlediği vaad, aslında, su katılmamış bir kasabalılık.

Buna mukabil, Batı’nın paryası olma seçeneğinden gayrı bir şey yoksa elimizde, ben yine de onu tercih ederim. Hiç değilse kazanılmaya değer bir savaşı sürdürme ve toplum olarak şehirliler arasındaki statümüzü yükseltmek için mücadele etme gibi muhtevası olur hayatımızın.

Peki, Türkiye’nin önünde hâlâ böyle bir tercih imkânı var mı?

Bilmiyorum.

Erdoğan’ın oynadığı oyunun kendisini nasıl bir kapana sıkıştırdığını, kendisini kurtarma hayaliyle memleketi ne kadar yakabileceğini bilemiyorum. Akşener’in kendisine kurulan tuzaktan çıkıp çıkamayacağını bilmiyorum. Türkiye’nin gözden çıkarılıp çıkarılmadığını bilemiyorum.

Ama…

Potansiyel olarak hâlâ bir şansımız olduğunu, içinde yaşadığımız savaşın sınır ülkesi olmanın yarattığı avantajı kullanarak, Kürtlerle ittifak yaparak, kendimize yaşanmaya değer bir istikbal inşa etme şansını henüz tüketmediğimizi zannediyorum. Bu işi ne Erdoğan’ın ve ne de Erdoğansız bir AKP’nin yapamayacağından eminim. CHP zaten “ama bana ne derler” kompleksi içinde, ne tam bağımsızlık masalından uzağa ve ne de Kürtlerin yakınına düşemez. Kendileri bir parti kurup, sonra da Akşener’i gurbetten kimsesiz bir gelin getirir gibi o partiye getirenlerin oyununu Akşener bozup başka bir faza geçebilir mi? Emin değilim.

Öyle bir haldeyiz bana kalırsa…

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et