Roosevelt ve Oğlu

Vaktin birinde, şimdi AKP milletvekili olan biri, uzun uzun Theodore Roosevelt’i anlatmış, Erdoğan’ın “tıpkı Roosevelt gibi” olduğunu iddia etmiş, sonra da “e Amerika’da olur ama Türkiye’de olmaz değil mi” diye kendi sorup kendi cevaplamış, “kemiksiz aşağılık kompleksisiniz” diye bağlamıştı. Kendisi Roosevelt’e hayrandı, demek ki herkes hayran olmalıydı, demek ki ben de hayrandım. Ama Erdoğan’a karşıydım ve zatıalilerine göre burada bir çelişki vardı —o da varlığından hiç şüphe etmediği aşağılık komplekslerinden kaynaklanıyordu.

Roosevelt ve Erdoğan mukayesesi hakkında söylediklerinde gerçek payı hiç mi yoktu?

Vardı.

Mesela Roosevelt’in emperyalist hevesleri vardı. ABD’nin dünyada daha mühim bir rol üstlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Daha Başkan değilken, yanlış hatırlamıyorsam Savaş Bakanlığında görevliyken, İspanya ile savaş çıkarmak için ne lazımsa yapmış, İspanya’dan kurtarma iddiasıyla orduyu Küba’ya sokmuştu. Ama… Kendi de gönüllülerden bir tuhaf birlik kurup savaşa gitmiş, “cephede” dövüşmüştü.

Kendisi başkan olana kadar genellikle bir tür protokol Başkanlığı sistemi vardı. ABD Başkanları, bizim eski Cumhurbaşkanlarından biraz daha kudretliydi, o kadar. Roosevelt teamülleri hiçe saydı, Amerikalıların kendisini seçtiğini söyledi, buna yaslanarak Kongre’nin nüfuz alanına tecavüz etti. Ama… Muhaliflerini susturmaya, her muhalefet edeni içeri tıktırmaya filan kalkmadı.

Tröstlerle dövüştü. Ama… Dövüştüğü tröstlerin simetriklerini yaratıp kendi yanına almaya kalkmadı.

Benzerlikler ve benzemezlikler listesi böyle uzar, gider.

Ama aslında ta en başında, iki şahsı birbiriyle kıyaslamayı imkânsızlaştıracak şeyler var. Roosevelt, siyasete girmeden önce zengindi. Çok zengindi. Siyaset sayesinde zengin olmadı. Harvard mezunuydu, okurdu, yazardı, dünyanın hallerini değilse de gittiği istikameti çağdaşlarından çok daha doğru teşhis etmiş olduğuna dair sayısız işaret var. ABD’nin önüne bir vakitler başarı kazanmış modeller, mesela Roma filan koymaya kalkmadı, aksine “endüstri çağına giriyoruz, bu çağın icapları çok başka” diyen biriydi.

Roosevelt, aristokrasisi olmayan ABD toplumunda, ABD’nin belki de biricik aristokratı olarak görülen bir adamdı. Bu sınıfsal pozisyona rağmen gücünü genellikle en alttakiler lehine kullandı. Maden işçilerinin yaşadığı zulme “işin fıtratında var” demedi mesela, Partisini ve devasa tröstleri karşısına almayı göze alıp, dövüştü. Bir defa daha Kongre’nin alanına tecavüz etti. “Endüstri çağına giriyoruz, Amerika’nın enerjiye ihtiyacı var” deyip, ABD’nin doğal zenginliklerini birilerine peşkeş çekmedi. Aksine, çevreyi koruma konusunda tarihteki belki de ilk ve en radikal tedbirleri aldı —bir defa daha Başkanlık yetkilerini aşırı zorlayarak.

Filan.

Roosevelt’i öyle pek iyi biliyor değilim ve bildiğim Roosevelt’e hayranlık filan duyuyor da değilim. “Vay Amerikalılar ne kahramanlar çıkarıyor” demek aklıma en son gelecek iş.

Ama…

İlk dönemi, yardımcısı olduğu Başkan’ın ölümü yüzündendi. Dolayısıyla üçüncü defa aday olmasına mani bir hal yoktu —kanuni bir mani zaten yoktu da teamüller de mani değildi. Ama yine de, ikinci döneminin başında “bir daha aday olmayacağım” dedi. Sırf öyle dedi diye, süresi dolduktan sonra aday olmadı. Yanlış hatırlamıyorsam daha ellisinde yoktu. “Öyle demiştik ama partililer çok istedi, Amerikalılar da beni istiyor” filan gibi zırvalıklar yumurtlamadı.

Yani?

Kabul etmek lazım ki, sözünün eri biriymiş. Bir bakıma pek soylu bir adammış.

Gelelim —AKP vekili olan zibidiyle konuşmamızı şimdi hatırlamama vesile olan— güncel meseleye.

Roosevelt büyük adam olmak istiyordu. Ama büyük adam olmanın sadece kendisinde var olan hasletlere ve/veya olağan süreç içinde yapıp edeceklerine bağlı olmadığını, mesela bir savaş çıksa büyüklüğünü gösterebileceğini düşünüyordu. Küba savaşı, bir tarihi kahraman yaratmak için pek küçüktü.

Çok geçmeden onun ağzını sulandıracak kadar büyüğü çıktı. O güne kadar görülmüş en büyüğü… Birinci Dünya Savaşı. ABD’nin başında Wilson vardı ve savaşa girmeye hevesi de, niyeti de yoktu. Roosevelt savaş çığırtkanlığı yapmaktan caymadı. Gün geldi, muradına erdi, ABD savaşa girdi. Roosevelt derhal savaşa katılmak için gönüllü oldu. Ellisini geçmişti, Savaş Bakanlığı müracaatını geri çevirdi.

Roosevelt ne yaptı, biliyor musunuz? Dört oğlu vardı, dördüne de gönüllü yazılmalarını telkin etti. Dördü de Avrupa’ya savaşmaya gittiler. Öyle eski ABD Başkanının oğulları olarak, cephe gerisinde, uşaklarıyla filan gösteriş yapmaya değil —isteseler herhalde yapabilirlerdi. Dördü de cephede savaştı. Üçü yaralandı. Biri savaş pilotuydu. Birkaç Alman uçağı düşürdü. Daha sonra ise vuruldu, düşürüldü ve… Öldü.

Savaş istemek, savaş çığırtkanlığı yapmak, benim sahip olduğum değerler açısından tiksinti verici bir şey. Ama başkalarının başka türlü değerleri olabilir, anlarım. Anlarım da… Hani savaş çığırtkanlığı yapıp duranların, savaşa soyluluk atfeden ve ahalinin çocuklarını cepheye sürenlerin birçoğu —mesela bana Roosevelt anlatan— Birinci Dünya Savaşı çıktığı dönemdeki Roosevelt’ten gençler. O dönemdeki Roosevelt’ten kesinlikle daha sağlıklılar. Daha mühimi, hemen hepsinin, gencecik oğulları var.

Kendilerini sahnede görmek isteriz.