Sevmeyin Kardeşim

15 Eylül 2009’da Akşam’da, Sel Üstü Az Siyaset başlığıyla şunları yazmışım:

Kadir bey mahzun olmuş. Diğer partilerden geçmiş olsun dilekleri ve destek beklerken, sel üzerinden siyaset yaptılar diye… Hiç yakıştı mı siyasetçilere siyaset yapmak?

Kadir beyin serzenişlerini, gördüğüm kadarıyla, yadırgayan olmadı. Galip ihtimal, yadırgadığım için ben yadırganacağım. Bu yadırgama/yadırgamama halleri de zihin haritamızın uydu fotoğrafıdır bir nevi. Zihnimizin hangi alanlarını neden sel bastığını, hasarın boyutlarını teşhis etmekte faydalanılabilir.

12 Eylülün müthiş zaferi, zihin haritalarımızın üzerinden geçirdiği kadastrodur. Tabiatı icabı politik olan her bir problemi birer optimizasyon problemi olarak, birer mühendislik problemi olarak tarif etmek 12 Eylül icadı değil elbette, 150 küsur yıldır talim ediyorduk. Ama bu zihniyetin toplumun en ücra hücrelerine kadar, en azılı 12 Eylül karşıtlarına kadar sindirilmesi 12 Eylül’ün marifetidir. 12 Eylülcüler, en başta bunun hesabını vermeli.

Her şey politik. Sel de… Politikanın dışına sürüldü diye politik olmaktan caymaz hiçbir şey. Yatağına TIR parkı yaptınız diye Ayamama’nın akmaktan caymadığı gibi. Ama Aldıkaçtı Anayasası marifetiyle önüne yığılan YÖK’leri, Siyasi Partiler Kanunlarını, özerk kurumları ve diğer ıvır zıvırı kibrit çöpü gibi sürükleyip oramıza buramıza vuran seli fark etmek, Ayamama’yı görmek kadar kolay değil.

***

Ayamama binlerce yıldır akıyor. Kıyılarında çobanlar binlerce yıldır yaşıyor. Civar tepelerde davarlarını otlatanlar cahildiler, lakin Ayamama’nın yatağına yerleşilmeyeceğini pekâlâ biliyorlardı. Torunları da biliyor. O insanları oraya cehaletleri sürmedi, politika ırmağının önüne 12 Eylül rejimi marifetiyle çekilen setler sürdü. Çaresizlik sürdü. Oyunun dışında bırakılmış olmaları sürdü. Memleketin hiçbir kararında reyi olamayanlar, en ücrasında bile yeri olmayanlar, çaresiz, Ayamama’nın hissesine ortaklık etmeye teşebbüs ettiler.

Bu ülkeyi Ayamama’nın yatağına yerleşenler yapmadı, “dağdaki çoban ne bilir, her şey bizden sorulsun” diyenler yaptı. Her şey onlara sorulup yapıldı. Yaptıkları işi kendilerinin yaptığını teşhis etmekten bile acizler, “her şey bizden sorulsun” ısrarından caymıyorlar.

Bence tam da siyaset zamanı. Bence ÖSS üzerinden, meslek eğitimi üzerinden, cami ve mektep mimarileri üzerinden, tütün yasağı, İstanbul’un obezliği, 12 Eylül’ün hesabının sorulup sorulmaması, üçüncü köprü, Merkez Bankasının İstanbul’a taşınması, Adana Demirspor, buğday fiyatları, Patriot rampaları ve elbette sel üzerinden siyaset yapma zamanı.

***

Sel üzerinden siyaset yapılmasın istiyorlar, çünkü Kadir beygiller sadece başörtüsü, laiklik bahislerini çalıştılar. Seli çalışmadılar mesela, oradan soru çıkmasın. Gürsel Tekin’i CHP Genel Merkezine şikayet ediyor Kadir bey aslında. Siyasetin başörtüsü-laiklik ekseninden kayması CHP’nin de hiç işine gelmez, Kadir bey biliyor. CHP de diğer konuları hiç çalışmadı. Sel siyasallaşırsa maazallah, AKP’si, CHP’si, MHP’si, DTP’si, Ayamama’nın önündeki TIR’lar gibi, sürüklenip gidecekler. Olanca cesametlerine mukabil, ne kadar hafif oldukları ortaya çıkacak.

***

Sel üzerinden siyaset yapmayın. 12 Eylül rejiminin çitle çevirdiği korunaklı alanda politikacılık oynayan, kumda oynayan cici politikacılarımızın yaldızları dökülüyor. Sel onların işi değil, uzmanların işi, mühendislik işi.

Mesele şu ki, sizce de öyle…

***

Şimdi neden hatırlatma ihtiyacı hissettim? Bir yandan gürleyip, bir yandan “Halep’i siyaset mevzuu yapmayın” diyenler yüzünden…

Irak’a girmek istiyorlardı, izin vermediler. Suriye’ye girmek istemiyorlardı, Suriye’ye girme izni çıktı. “Ya girelim Suriye’ye, Halep’e bir girebilirsek ne biçim fiyakamız olur” hesapları yaptılar. “Amerika nasılsa Suriye’ye girmemizi istiyor, Amerika’ya biraz posta atsak da anlayış gösterirler, Şangay Mangay derken Putin’in de iznini alırız, girer miyiz Halep’e, gireriz” dediler kendi tenhalarında… Biricik dertleri, içeride ayaklarının altından kaymakta olan toprağı durdurabilmekti. Ne Halep umurlarında, ne de Halep’te köşeye sıkışanlar.

Halep’e girebilselerdi, görecektiniz gümbürtüyü. Reislerini Halep fatihi ilan edecekler, “son bilmem kaç yüzyılda toprak kazanan ilk padişah” filan diye yazacaklar çizeceklerdi. Eğer girebilselerdi, Halep bir numaralı siyaset mevzuu olacaktı.

Giremediler.

Zaten giremezlerdi. Hesapları yanlıştı. Putin’i kendileri gibi, kendileri gibi değilse Reisleri gibi zannediyorlardı.

Beni bilen bilir. Halep’e girebilseler önümüze nasıl bir fatura getirecekti olduklarını bildiğim halde, Halep’e girebilsinler istedim. Giremeyeceklerini bildiğim halde, girsinler istedim.

Neden üçüncü şahıs kullanıyorum o halde? Neden “girelim istedim” diyemiyorum? Çünkü benim bu mahlûkat ile herhangi bir akrabalığım yok. Bırakın aynı pasaporta sahip olmayı, aynı biyolojik türe mensup olmayı bile içime sindiremiyorum. Yine de Halep’e girsinler istedim, çünkü Halep’e bunların değil de Putin’in ve Esad’ın girmesinin çok daha acıklı neticeleri olacağını hesaplıyordum.

Ne yazık ki, galiba hesabım şaşmadı.

Neyse… Mevzumuz bu değildi. Mevzumuz, şimdi bize dönüp, “Halep’i siyaset mevzuu yapmayın, yakarız” diye terör estiren ahlaksızlar korosunun Halep hayalleri kurarlarken yegâne derdinin, bütün siyasi ayıplarını Halep şalıyla örtmek olduğu idi.

***

Rus uçağını düşürdüklerinde, “halt ettiniz” dedim. “Vay gayrımilli herif, bu bir milli mesele, siyasete alet edilir mi” dediler yüzüme. Sonra dönüp kahramanlık hikâyeleri yazdılar ahaliye karşı. Rus uçağı düşürmek yanlıştı. Her kim yaptıysa, yanlış yapmıştı. Sahiplendiler, siyasetini yaptılar.

Şimdi?

“Ne diye sahiplendin birader” diye dönemin Başbakanını suçluyorlar. Hâlbuki ilk sahiplenen, ajanslara düşen ilk bilgileri veren Reisleriydi. O gün Davutoğlu’na, ne o gün ne de bugün Reislerine gıkları çıkmıyor. Gıkı çıkanı hain, terörist ilan etmekte yarışıyorlar. İş işten geçiyor. Rusya Suriye’ye yerleşiyor. Türkiye aylarca uçaklarını hangarlardan çıkaramaz hale geliyor. “Öyle olacak” dedin diye sen hain oluyorsun, onlar vatansever.

Rivayet olunur ki Uğur Mumcu’nun otomobiline biri arkadan çarpar. Mumcu öfke içinde otomobilden inip hasar tespiti yapmaya çalışırken, arkadan çarpan adam kendi aracından iner “ben sizi çok seviyorum” diyerek sevimlilik yapmaya çalışır. Mumcu kızgınlıkla “sevme kardeşim” diye cevap verir.

Sevmeyin kardeşim. Vatanı bu kadar sevmeyin. Halep’i bu kadar sevmeyin. İstanbul’u bu kadar sevmeyin. Sevdiğiniz her şeyi öldürüyorsunuz.

Sevmeyin.

***

Başa döneyim.

Eğer maden ocaklarında kazara iki yıl kaza olmasa “nasıl önledik ama, bizim zamanımızda kazalar şöyle azaldı” diye akılları sıra siyaset yapacak olanlar, yüzlerce işçi can verdiğinde “ölümler üzerinden siyaset yapmayın” diye gürlüyorlar. “Analar ağlamıyor” diye seçim kampanyası yapanlar, her gün onlarca cenaze gelmeye başlayınca tabut başında siyaset yapanlar, “şehitler üzerinden siyaset yapmayın” diye bağrışıyorlar bir ağızdan.

Öyle ahlaksızlar.

Ama bu ölçekte ahlaksızlar, bu ülkede hep vardı. Her ülkede de var. Mesele onların mevcudiyeti değil. Ya ne? Akşam’da yıllar önce dediğim gibi, sizin de siyasetin alanının keyfi bir biçimde daraltılmasına seyirci kalmış olmanız. Cevaz vermiş olmanız. 12 Eylülcülerin her bir haltına itiraz etseniz de, siyaset alanını düzenleyen mevzuatına ses etmemiş olmanız.

Eğer öyle yapmamış olsaydınız, siyaset alanı bugün bu çapsız ahlaksızlara kalmazdı. Gazete niyetine çıkardıkları lağım kokulu şeyler yine olurdu da, siyaset böyle olmazdı.