Sinema

Bir vakittir, memleketin istikbali hakkında ümitli olmama sebep olan yegâne şeyin sinema olduğunu söyleyip duruyorum. Said-i Nursi’nin hayatını anlatan bir filmin vizyona girmesi de, bence, memleketin hayrınadır.

Güneydoğuda yaşananları konu alan filmler yapıldı. Daha önce 6-7 Eylül olayları ilk defa perdede yansıdığında çok mutlu olmuştum. İletişimcilerle çevrili bir âlemde yaşıyorum. Bu filmler hakkında dile getirdiğim her olumlu kanaat, bir yığın itirazla karşılaştı. Özellikle filmlerin kalitesi hakkında akademik eleştirilere maruz kaldım.

Filmlerin kalitesi beni de tatmin etmiyor. Ama yapılmış olmalarını bile çok önemsiyorum. Dördüncü Murat hakkında bir film yapılması, bence, aynı dönem hakkında başka bir film yapılmasını engellemez. Aksine teşvik eder. Etmeli. Said-i Nursi hakkında bir film yapılmış olması da, ona başka pencerelerden bakanları yeni filmler yapmaya kışkırtmalı.

Eminim, bu da olacak. Hepimiz zenginleşeceğiz. Sinemanın yardımıyla kendimizle, tarihimizle, birbirimizle yüzleşeceğiz.

***

Sinemaya güveniyorum. Çünkü sinema sokak çocuklarının işidir.

Steinbeck’in Cennetin Doğusu adlı bir romanı var. Adem ve iki oğlunun hikâyesinin çağdaş bir versiyonu. Aron Habil’i, Cal ise Kabil’i temsil eder. İlk gençliğimde romanı okuduğumda, kendimi Aron’un yanında, Cal’in karşısında hissetmiştim. Herkesin de öyle hissettiğinden hiç şüphem yoktu. Elia Kazan’ın romandan uyarladığı filmi seyretmeye oturduğumda, sinemanın parlak çocuğu James Dean’in Cal’i canlandırıyor olmasıyla, bu yüzden, şoka uğramıştım.

Şok o kadarla kalmadı. Film, Cal’in saygıyı ve özellikle de sevgiyi daha çok hak ettiğini düşündürüyordu. Aceleyle romanı tekrar okudum. Eskisi kadar emin olmasam da, yine, o çok sevdiğim Steinbeck’in Aron’un safında olduğunu hissettim. Elia Kazan niye yazarın ve hatta bütün bir müesses nizamın tercihinin tersine bir tercih yapmıştı?

Sinema sokak çocuklarının işidir, Aron’un yanında olamaz. Doktorların, hemşirelerin yanında değil, hastaların yanında yer alır. Öğretmenlerin değil, öğrencilerin tarafını tutar. Patronların değil, işçilerin yanında olur. Gardiyanların değil, mahkûmların hikâyesini anlatır. Aksi halde sinema olmaz.

***

Said-i Nursi bir sokak çocuğuydu. Ama hayatının ikinci yarısı boyunca herkese koro çocuğu olmayı telkin etti, durdu. Mustafa Kemal bir sokak çocuğuydu. Öldükten kısa süre sonra, hatırası koro çocukları tarafından kalkan olarak kullanılmaya başladı.

Şimdi koro çocukları, bu iki sokak çocuğunu birbirlerine karşı kılıç gibi sallayıp, kendi akıllarının erdiği nizamı tesis etmeye, kendi dâhil oldukları koroyu muzaffer kılmaya çalışıyorlar. Bu şartlarda yapılan film başka bir şey söyleyebilir mi?

Filmi henüz seyretmedim ama ben sinemaya güvenmeyi tercih ediyorum.

Cemalettin N. TAŞCI

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et