Soru Yok, Soru!

1950 tarihli çığır açan —öyle olduğu hususunda neredeyse mutabakat olan— makalesinde Turing, makinelerin neyi başarırlarsa “düşünüyor oldukları” hükmüne varabileceğimiz sorusunun cevabını arıyordu. Bir cevap bulmuştu.

Bilmeyenler için özetlemem gerekiyor. Turing bir salon oyunundan ilham almıştı. Oyunda, bir odada (diyelim S odası) bir sorgulayıcı yer alıyor. A ve B odalarında da birer oyuncu. Oyuncuların biri kadın, bir erkek. Sorgulayıcının işi, hangi odadakinin kadın olduğunu bulmak. Bu amaçla, istediği odaya istediği soruları soruyor. Cevaplar daktiloyla yazılı olarak dönüyor diye düşünün. Mesele şu ki, A ve B odalarındaki oyuncuların “doğru cevap verme” gibi bir yükümlülüğü yok. Erkek olan da, sorgulayıcıyı aldatabilmek —kendisinin kadın olduğunu düşünmesine yol açmak— için çaba harcıyor.

Turing bu oyunu anlattıktan sonra, “A ve B odalarından birine bir bilgisayar koyalım” demişti. Bilgisayarın amacı kendisinin insan olduğuna sorgulayıcıyı inandırmak olsun. Eğer makine ortalama bir sorgulayıcıyı makul bir süreyle şüphede bırakmayı başarabilirse, o makine için “düşünüyor” denebilirdi Turing’e göre. Ve… Elli yıl içinde —yani 2000’e gelmeden— makinelerin bu seviyeye ulaşabileceği kehanetinde de bulunmuştu aynı makalede.

(Devam etmeden… Turing, kendi testinin bilgisayara haksızlık yapıyor olduğunu da öne sürmüştü. Öyle ya, öteki odadaki insan, sorgulayıcıyı bilgisayar olduğuna inandırmak zorunda olsaydı… Sorgulayıcı mesela pi sayısının virgülden sonraki bilmem kaçıncı basamağını sorsa, onu aldatmaya çalışan insanın foyası meydana çıkacaktı. Filan.)

Turing testi hakkında yazılanların, yapılan spekülasyonların ve testin geliştirilen varyantlarının haddi hesabı yok. Ama oralara girmeyeceğim, derdim “makineler düşünüyor mu, düşünmüyor mu” filan değil. Testi bambaşka bir sebeple huzurunuza taşıdım. (Esasında bunca yıl bu platformda bu hususa nasıl girmemişim, hayret.)

Turing testine alternatif olarak, ondan mülhem bir Taşcı testi hayal edelim. Turing’e ilham veren salon oyunundaki oyunculardan birinin yerine değil de, “sorgulayıcının” yerine koyalım bilgisayarı. Bilgisayar, diğer odalardakilerden hangisinin kadın olduğunu bulmaya çalışsın.

Ne değişti?

Turing testinde bilgisayar “cevap veriyor”du, benim testimde “soru soracak”.

Ne değişecek?

Ne değişeceğini ifade etmeye kalksam, hakkını verebileceğimi zannetmiyorum. Kendinizi, sorgulayıcıyı aldatmaya çalışan biri yerine koyun bir, sonra da sizi aldatmaya çalışan birini teşhis edecek soruyu akıl etmeye çalışan biri yerine… Bence farkı hissedeceksiniz.

Aradaki farkın sayısız boyutu var. Bugünlük sadece birine işaret edeceğim. Soru sorulmamışsa, sorulmadığı bilinmiyordur. Cevap verilmemişse, verilmediği biliniyordur. Turing “makineler ne yaparlarsa düşündüklerine hükmedebiliriz” diye sormasa, kimse karşısına geçip “ama Alan, bize bir soru borçlusun” diye hesap soramazdı. Soru sorulduktan sonra “e ama sen de soruyu sordun, cevabını da bir zahmet ver artık” diye hesap sorulabilir.

(“Derdim bilgisayarların düşünüp düşünmemesi değil” demiştim ama içimde kalmasın. Makinelerin benim testimden geçmesi, Turing’in testinden geçmesinden çok daha müşkül. İlaveten, benim testimden geçseler de düşündüklerine hükmedemeyebiliriz. Çünkü oyun, daha önceden, “dışarıda” kurulmuş. Oyun alanı “sınırlanmış”. Yukarıda kastettiğim manada “soru sormak”, âlemin “açık” olması yüzünden müşkül. Sorulmamış soruların sorulmadığının bilinmemesi… Dolayısıyla, testi benim yaptığım gibi tepetaklak edince, makineler hiçbir vakit “düşünemeyecekler” gibi geliyor bana. Düşünmek, itiraf edin, “doğru cevabı bulmak”tan çok “uygun soruyu sorma”yı adlandırmaya daha çok yakışan bir fiil.)

İmdi…

Türkiye’de üniversite yok. Neden? Sorduğunuz sorulara uluslararası seviyede cevaplar verecek insanlarımız mı yok? Öylelerinden çok var. Ama şimdiye kadar kimsenin sormadığı soruları olan, benim bildiğim, kimsemiz yok. Başkalarında da öyleleri az. Ama zaten hep az sayıda olur öyleleri. Esas mühimi, Türkiye üniversitelerinin “iklimi”, cevapları biliyor olmanız gerektiği ve bu gerekliliği yerine getirdiğinizde de vazifenizi bihakkın ifa ettiğiniz kanaatinden mamul. Sorulmamış soruyu icat etmenin de üniversitenin mühim bir faaliyeti olduğu aklına gelen kimse var mı, emin değilim.

Türkiye’de basın diye bir şey kalmadı. Neden? Medyada çalışanlar memlekette olup bitenleri daha öncekiler —veya daha önce yaptıkları— kadar maharetle yorumlayamadıklarından değil. Soru soramadıklarından…

Türkiye’de film, roman, müzik filan yok. Neden? Sorulmamış sorusu olan kimse yok. Herkes tıka basa cevap dolu ve “sanat” denen faaliyet, ağırlıklı olarak, “benim cevaplarım daha çok ve daha makbul” deme yarışı. Futbol hiç yok. Neden? Sanat âlemindeki kadar bile “soran insan” yok. Cevapları ezberleyip tatbik etme telaşında olan futbolcu eskileri, işlerin yolunda gitmiyor olmasını sağa sola fatura edip, geçinip gidiyorlar.

Türkiye’de “sol” yok. “Sağ” da yok. Çünkü soru yok. Antikapitalizm dediniz mi, antiemperyalizm dediniz mi, antisosyalizm dediniz mi, maç bitiyor. “İyi ama ne anladık bu işten, yine fark yedik” dediniz mi, herkesin suçlayabileceği muhtelif muhayyel özneler var ve gönül rahatlığıyla evine dönebiliyor herkes.

Soru sormak, cevap vermekten zor. Çok zor. Kıyas kabul etmeyecek kadar zor. Ama —yukarıda da dediğim gibi— soruyu sormazsanız, kimse yakanıza yapışmaz/yapışamaz. Cevap veremezseniz, başınız dertte demektir. İyisi mi biz birer cevap anahtarını ezberleyelim, cevaplar sorulara uymazsa birlerini suçlar çıkarız işin içinden. Neme lazım?

Etiketler:,

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin