Sorumluluk

Efendim, Ali Nesin, çarptığı kadından özür dilemek yerine ona saldıran biri hakkında bir laf etmiş, Fatma Barbarosoğlu’ndan öğreniyorum (http://www.yenisafak.com/yazarlar/fatmabarbarosoglu/kimliklerin-mesuliyetsiz-isyani-2040544). Öğrendiğime göre Nesin şöyle demiş: “Mağdur için üzülmek kolaydır, onu biraz vicdanı olan herkes yapar. Marifet saldırgana üzülebilmekte. Kimbilir ne derdi var zavallının. Saldırgana üzülemeyenin de sosyal sorunlardan elini eteğini çekmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Barbarosoğlu, kendi ifadesine göre, Ali Nesin’in fikrine uzak değilmiş ama… Bu fikir öyle uluorta dile getirilmemeliymiş. Herhalde herkes kuantum felsefesi bilmediğinden, Danah Zohar okumadığından filan olsa gerek… Herkes Barbarosoğlu’nun olgunluğuna ve birikimine sahip olsa…

Bu hususta Nesin, eğer onu takip edenlerin aktardıklarını doğru anladıysam, lazım geleni söylemiş, uzatmayacağım. Ama bu vesileyle maruz kaldığım yazıda neler var, neler! Bu yazıyı okumak zorunda kalmış olmanın acısını çıkarmam lazım, kusura bakmayın.

***

Yazıya başlarken öğreniyoruz ki, bitkinlik, bezginlik, umutsuzluk hepimizi esir almış, hayatın anlamını bulmakta zorlanıyormuşuz. Eh, bir tespit. Katılırsınız veya katılmazsınız. Ama bu hal, mahrem ile aşikâr filan birbirine karıştığından öyleymiş. Nereden çıkarıyoruz? Fatma’nıma sormak lazım.

Değişim, Kafka, her neslin yanılgısı falan filan derken, postmodern dönemdeki bizlerin kesintisiz bir şimdiki zaman içinde kilitlendiğimizi öğreniyoruz. Ama sadece kilitlenmekle kalmıyoruz. Kesintisiz “şimdi” içinde çocuklaşıyormuşuz. Şimdiki zaman içinde kilitlenmek —her nasıl bir şeyse— neden çocuklaşmaya sebep oluyor? Onu da bilemiyoruz. Ama çocuklaştığımız için sorumluluklarımızdan sıyrılmak istiyormuşuz. Demek ki sorumluluklarımızı giyinmişiz bir ara. Yani bir ara çocukluktan çıkmışız. Herhalde bir ara modern çağın öncesine gidip döndük, kesintisiz şimdiye sıkışmışlıktan çıktık… Nasıl oldu? Bilemem, Fatma’nıma sorun.

***

Kuantum bilgisinin taşınmaz ağırlığının kışkırttığı bir hal var. Her isteyen, o bilgiden kendi taşıyabileceği kadar hafif bir felsefecik imal ediyor —hafif, çok hafif, kuş kadar hafif, uçucu… Bu tür felsefemsi şeylerin birçoğundan haberim var ama kuantum felsefesinin mahremiyet ve sorumluluk anlayışını ilk defa işitiyorum. Kusur —varsa— bendedir. Danah Zohar filan okumamış olmaktan kaynaklanıyor besbelli.

Siz okumuş ve okuduklarınızdan Fatma’nımın anladığı şeyi anlamışsanız, peşinen uyarayım, kuantum fiziğinden mahremiyet ve sorumluluk anlayışı filan çıkmaz. Mahremiyet ve sorumluluk anlayışı eğer bir yerlerden çıkıyorsa, o, olsa olsa, kuantum fiziği okurken fena halde büzülen zihinlerden çıkar. Bilim, mesela bizi sorumluluklarımızdan filan da sıyırmaz. Newton fiziğinden Freud psikanalizine giden süreç de öyle bir şey yapmadı, falanca, filanca genlerini bulan genetik de yapmıyor. Birileri yapıyorsa, bilimi magazinleştiren gazeteler yapıyor olabilir belki.

Ama zaten…

Mesela Ali Nesin “Marifet saldırgana üzülebilmekte. Kimbilir ne derdi var zavallının.” derken kimseyi sorumluluklarından filan sıyırıyor değil. Aksine, ilave sorumluluklar icat ediyor. “Ulan biraz da saldıranın derdini dert edinin, onları çözmek için de kafa yorun” diyor.

Bana öyle geliyor.

Kime öyle gelmez. Neyin suç, dolayısıyla kimin suçlu olduğu hakkında şaşmaz teraziyi elinde tuttuğunu zanneden birinin aklına mesela, Ali Nesin’in dediklerinden böyle bir sorumluluk da çıkabileceği fikri gelmez. Şaşmaz hakikate sahip olduğunu zanneden birinin aklına… Suçun, çarptığı kadına saldırmaktan ibaret olduğunu varsayıyorsanız, evet, Ali Nesin suçluyu elinizden almaya çalışıyor. Ama mesele bu kadar değil. İlaveten —ve asıl önemlisi— kendi varsayımınızın evrensel olduğundan da emin olmalısınız. Aksi halde, “başka suçlar da olabilir, başkaları başka şeyleri de suç sayıp sorumluluk imal ediyor olabilir” filan gibi şeyler gelebilir/gelmesi gerekir insanın aklına.

Bu noktada sadece hatırlatmış olayım, AKP iktidarında en çok artan şey —bölünmüş yollardan sonra— hapishaneler ve içindekiler. Asıl suçluları dışarıda bırakacak şekilde keyfi bir biçimde suç tarif edilince, öyle oluyor.

Fatma’nım hu! Bu gidişle yakında, dışarıda sadece birkaç bin kişi kalacaksınız. Yani kalacak, siz onlardan olabilecek misiniz, bilemedim. Ama memleket koskoca bir hapishane olmuşken, bunu, kendisini korumak için her değeri harcadığınız hırsızın biri yapmışken/yapıyorken, bir de bize sorumluluk dersi vermeye kalkmanız yok mu? Emin olun, her türlü hapislikten beter. Kuantum Benlik‘te Zohar, “eğer memleketinizde hapse düşenlerin sayısı durduk yerde roket hızıyla artıyorsa, idarede bir mesele vardır kuantuma göre” filan diyesiymiş keşke. Hiçbir ilintisi olmayan şeyler arasında sebep-sonuç ilişkisi kurmak yerine, belki de kendinizi olup bitenlerden sorumlu filan hissederdiniz. Ne bileyim, hayal işte.

Ali Nesin, babası ve saire gibi manasızlıkları pas geçeceğim. Fatma’nımın —eğer sahiden de Nesin’in sadece matematikçi kimliği ile ilgileniyor olsaydı— hatırlatmasına hiç de lüzum yoktu zaten bu mevzuları. Ama bir matematikçinin sosyal olaylara düşürdüğü determinist bakış açısını takip etmek filan gibi bir niyet varsa…

Ne diyeyim ya!

Determinizm ne? Nereden çıkıyor? Bir ara bilir gibi oldun mu sen?

Bir defa, Fatma’nımın zincirleme zırvalarını kendi yazısına tatbik edersek, bütün suçu bilime yıkmaya ve böylelikle de sorumluluktan kurtulmaya çalıştığını, zerre miskal müşkülat çekmeden söyleyebiliriz. Daha fenası, bütün suçu bilime yıkmaya baştan karar verilmiş, ama olacak iş de değil yani. Veya olacak iş, eğer bilim konusunda zırcahilseniz. Kendi kafanıza göre bir bilim tarif eder, orasından burasından sorumsuzluğa temas ettirir, kafanızdaki bir suçu daha bilime fatura edip, çıkarsınız işin içinden.

Ha sonra bir de kimlikçilik meselesi var. Yazıda manasız sebep-sonuç zincirlerinden geçilmiyor ama bu hususta öyle bir çabaya bile tenezzül edilmemiş. Dank diye orta yere düşüvermiş, orada da kalmamış, yazının başlığına çıkıvermiş bu kavram. Artık kim yapıyorsa bu kimlikçiliği? Her sabah kalkıp herkese kimliğini kim hatırlatıyorsa? Hangi hain?

***

Ben yazının başına döneyim. Galiba ciddiye alınacak biricik yeri, başta yapılan tespit. Hani bitkinlik, bezginlik, umutsuzluk hepimizi esir almış, hayatın anlamını bulmakta zorlanıyormuşuz ya…

Fatma’nım, bence siz, sizin bitkinlik, bezginlik ve umutsuzluğunuz ile bizimkini karıştırmayın. Sizinki, cehaletten ve utanmazlıktan kaynaklanıyor. İnsan olmanın asgari hassasiyetlerini, bir hırsızın hesap gününü erteletmek uğruna bozuk para gibi harcayınca, yoruluyordur herhalde insan. İnsan olmanın hiçbir yerine sığmayacağı için bu manasız çaba, hayatın anlamı filan da kayboluyordur herhalde. Sizinki çirkinleşmekten kaynaklanıyor yani.

Bizim bitkinliğimiz, bezginliğimiz, umutsuzluğumuz ise, size maruz kalmaktan…

Uzaktan bakınca benzer görünseler de, ikisi farklı şeyler. Çok farklı.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et