Suçlu

Çok küçük bir çocukken Nazi zulmünün her türlüsüne maruz kalmış olan Kosinski’ye, bir gazeteci, bir röportaj sırasında, Naziler hakkında ne düşündüğünü sormuştu. Muhtemelen beklediğinden çok başka —benim beklediğimden ise kesinlikle çok başka— bir cevap almıştı: “Çok mutsuz olduklarını düşünüyorum,” demişti Kosinski, “eğer mutlu olsalardı başkalarına bunları yapmaya teşebbüs etmezlerdi.”

Genç yaşta okudum o röportajı. Hayatımı, dünyaya bakışımı köklü bir biçimde değiştiren bir cevap oldu, Kosinski’nin cevabı. Bütün kalbimle inanarak söylüyorum, eğer o röportaj olmasaydı (ki pekâlâ olmayabilirdi), eğer ben onu okumasaydım (ki pekâlâ okumayabilirdim), şimdikinden başka, şimdikine kıyasla çok eksik biri olurdum.

***

Özgecan Aslan, hunhar bir cinayete kurban gitmiş. İnsanın içi yanıyor.

Ama…

Bu cinayetten yola çıkarak dünya tecavüz haritaları yayınlamakları, memleketi mahkûm etmekleri filan görünce de insanın canı başka türlü yanıyor.

ODTÜ’de okuyorduk. Bir kadın voleybol maçı vardı ODTÜ salonunda. Salon hıncahınç dolmuş, seyircilerin bir bölümü parkede oturmak zorunda kalmıştı. Maçtan sonra bir arkadaşım, cinselliğin aşırı kontrol altında tutulması yüzünden memleket erkeğinin açlık çektiğini, işte bu yüzden kadın voleybol maçlarına böyle hücum ettiğini filan söylemişti. Bana da makul gelmişti. Sonra herkes hep aynı şeyi söylediği için de doğru kabul etmiştim.

Onlarca yıl geçti. Plaj voleybolu olimpik spor oldu, olimpiyatlarda yer aldı. Olimpiyatların dünyada en çok seyredilen branşı oldu. Benim başından sonuna seyrettiğim bir tek plaj voleybolu maçı yok. Çünkü, benim bildiğim sporlar içinde en az varyasyon barındıran, en az heyecan uyandıran branş bu. Ama dünyanın dört bir yanında milyarlarca kişi kadın plaj voleybolcularını seyretti, seyrediyor.

Birkaç yıl önce FIFA Başkanı, kadın futbolunun seyredilir olması için kıyafetlerin daha seksi olmasının şart olduğunu söyledi. Hemen hemen aynı tarihlerde, Türkiye’de birkaç kadın basketbolcu, daha seksi kıyafetler giymek için izin verilmesini talep ettiler. Filan…

Kadın açlığı Türkiye’ye has, Türkiye ile sınırlı bir şey değil. Hatta zannedildiği gibi, kadına erişim kolaylaştıkça azalmıyor da… Dünya tecavüz haritaları da doğruluyor bu gerçeği, plaj voleybolu merakı da…

***

Bir arkadaşım, birkaç yıl önce, “arzı bu kadar yüksek olan bir şey nasıl bu kadar kıymetli olabiliyor” diye sormuştu. Kastettiği şey kadındı. Ona o anda cevap veremedim. Vermem gereken cevap, her kadının biricik olduğu idi. Erkek fare, kafesteki dişi fareyle, tükenene kadar çiftleşir. Tükendiğinde kafesteki dişi fareyi değiştirirseniz, yeniden canlanır.

Erkeğin biyolojisi böyle. İnsanın erkeği de erkek.

Kadının biyolojisi de başka türlü. Seyredilmek, beğenilmek, arzulanmak hoşuna gidiyor kadının.

“Ben o kadınlardan değilim” diyecek olan varsa, peşinen söyleyeyim, ben de Özgecan Aslan’a tecavüz eden erkeklerden değilim. Kimseye tecavüz etmedim ama her tecavüz vakasının ardından, ayrım gözetilmeden hedefe yerleştiriliyorum. Ama zaten, “ben o kadınlardan değilim” diyecek bir kadının mevcut olduğuna ihtimal vermiyorum. Anladığım o ki, kadın arzulanma ihtiyacını evrensel bir şey olarak görüyor. Balık suyun nasıl farkında değilse, kadın da bu ihtiyacın (ve —asıl mühimi— o ihtiyacı karşılayacak şekilde davrandığının) farkında olmayabiliyor yani.

İnsanlık, kadının seyredilme arzusunu değilse de seyredilme imkânlarını kısıtlama istikametinde uzun bir mesafe kat etti. Bu eğilim, bugün aklıevvellerin söylediklerinin aksine, İslam dünyasıyla veya İslam fikriyatıyla sınırlı bir hal değil. Zirve yaptığı dönemdeki İngiliz İmparatorluğu mesela, bu hususta, Müslüman sömürgelerinden bile daha muhafazakârdı. Kadının kendisini teşhir imkânlarının sınırlanması, zaten, metropolleşme eğilimi ile paralel gelişti. Çünkü —yine zannedildiğinin aksine— kırsalda cinselliğin ve kadının denetimi, şehirlere kıyasla çok daha zor.

Sonra, altmış yıl kadar önce, sarkaç geri döndü. Dünyanın tamamında aynı anda, aynı istikamette bir yana gitmişti. Şimdi yine dünyanın tamamında aynı anda aynı istikamette geri dönüyor. Ama giderken her yerde aynı hızda gitmemişti, dönerken de aynı hızda dönmüyor.

Kadının istediği oluyor. Hem seyrediliyor, arzulanıyor hem de kendi rızası dışında kendisine dokunulamıyor. Dünyanın her yanında milyarlarca kadın, hayatlarının tamamına yakın bir bölümünü böyle yaşıyor. Bu hal, erkeğin kendi biyolojisine muhalif olarak kendisini kontrol etmesi sayesinde mümkün oluyor. Kadının kendi biyolojisine muhalif bir rol oynaması kadına rağmen, sosyal mekanizmalarla sağlanmıştı. Erkeğinki kendiliğinden kontrol…

Şimdi başa döneyim. Özgecan’ı katledenlerin nasıl bir kapana sıkışmış olduklarını da sorabilirsiniz kendinize. Bir insan böyle bir hunharlığı, acaba hangi şartlar altında yapar, sorabilirsiniz.

***

Kimsenin umursamayacağını bile bile vurgulayayım: Türkiye’de milyonlarca kadın seyredilme ve arzulanma ihtiyaçlarını gönül rahatlığı ile karşılıyorlar ve milyonlarca erkek onları seyrederek ve arzulayarak ama kadınların koyduğu sınırı geçmeden yaşıyor. Özgecan’ın katillerine karşı her ne diyecekseniz deyin ama Türkiye hakkında manasız genellemeler yapmayın.

Ve…

Dünyada milyarlarca kadın, seyredilme ve arzulanma ihtiyaçlarını gönüllerince, pervasızca karşılıyorlar. Milyarlarca erkek, efendice, kadının koyduğu sınırların içinde yaşıyor. Özgecan’ın katillerinden hareketle erkeklere vurup durmayın. Kime seyrettireceksiniz kendinizi? Kim arzulayacak sizi?

Dünyada kadın olmak zordur herhalde, öyle söylüyorlar. Ama erkek olmak da hiç kolay değil yani.

***

Bu yazıyı okuyanlar “kadın cinayetinin faturasını yine kadınlara kesiyor” veya “cinayetlere mazeret üretiyor” filan diyebilirler. Desinler. Herhangi bir suçun faturasını kadınlara, Türklere, Norveçlilere, çekik gözlülere filan çıkarmak aklımdan geçmez benim. Suçun şahsiliği diye bir prensip var. Bu bir.

İkincisi, yeğenim Özgecan cinayetini protesto eden bir yürüyüşe katılıp, “erkek olduğum için kendimi suçlu hissettim” demese, her şeye rağmen bunu yazmayabilirdim. Gerçi herhangi bir hususta zerre kadar mesuliyet hissetmeden mütemadiyen haklarından söz edip duran herkesten usanalı çok oldu. “Teknoloji imkân veriyor ne güzel, herkes düşündüğünü açıkça söylesin” ikliminin, beyinsizler tarafından bu ölçüde istismar edilmesinden usanalı da çok oldu.

Lafım onlara…

Az durun be! Köpeksiz köyde değneksiz dolaşmaya alıştınız iyice. Zırva toptancılıklarla dünyaya nizam vermeye alıştınız. Tesadüfen yan yana gördüğünüz iki şeyin arasında bir korelasyon kuruvermeyi düşünmek zannetmeye alıştınız. Kafatasınızın içindeki birkaç nöron kazara kontak yaptığında “bir fikrim geldi” demeye alıştınız. Az durun artık. Kadınsanız, Türk’seniz, ulusalcıysanız, Müslümansanız, her ne iseniz, her şeye hakkınız olduğunu zannetmekten vazgeçmeyeceksiniz anladık. Ama…

Hiç değilse bir susun be!

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et