Türkiye Neye, Ne Kadar Hazır?

Atılgan Salı günkü köşesinde sormuş: Kuzey Irak Türkiye’ye iltihak kararı verse Türkiye ne yapar? Şık ve zihin açıcı bir soru. Ben yine de soruyu biraz değiştireyim: Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Parlamentosu Türkiye’ye iltihak kararı verse, TBMM Kuzey Irak’ın ilhakını onaylamaya cesaret edemeyip meseleyi referanduma götürse, sizin reyiniz ne olur?

Şunu emniyetle söyleyebilirim zannediyorum: Böyle bir referandum bundan kırk yıl, otuz yıl, yirmi yıl, on yıl önce yapılsa, evetçiler ezici bir üstünlük sağlardı. Cihan Harbinden sonra tesis edilen ve ebediyen süreceği varsayılan sınırları tadil etmenin, uluslar arası konjonktürde başımızı belaya sokacağını bilsek bile… Bugün ise böyle bir referanduma ihtiyaç olsa, hatta Misak-ı Milli sınırları dâhilindeki bir bölge için bile, ahaliyi evet demeye razı etmek için çok çaba harcamak gerekeceği kanaatindeyim.

Kuzey Irak Türkiye’nin kuyruğuna takılacaksa, şüphesiz Kuzey Iraklıların ve Türklerin inisiyatifleriyle filan olacak iş değil. Dolayısıyla minareyi çalacak olan kılıfını hazırlayacak, hepimizi de lazım gelen cevabı vermek için tava getirecektir. Dolayısıyla meselem Kuzey Irak’ta ne olacağı filan değil. Meselem, Türkiye’nin kurumlarının böyle bir operasyona ne kadar hazır oldukları da değil, onu Atılgan pekâlâ benden daha iyi değerlendirebilir. Benim derdim Türkiye’nin ruh durumu. Birilerinin hangi ilaca ihtiyaç olduğu üzerine kafa yorması elbette gerekiyor, ama birilerinin de bünyenin hali, neye ne kadar tahammül edebileceği hakkında kafa yormasında fayda var.

Hobsbawm 20. Yüzyılın, tarım devrimiyle başlamış olan bir dönemi kapattığını öne sürüyor. Daha temkinli olanlar, mesela Lukacs, 17. Yüzyılda açılmış olan bir parantezin kapandığını iddia ediyorlar. Neresinden bakarsanız bakın, uzun süre hüküm sürmüş olan iktisadi, siyasi, sosyal ve düşünsel bir iklim sona eriyor. Tecrübe ettiğimiz iktisadi krizi ABD’deki birkaç muhterisin doymazlığıyla açıklamaya çalışanlara bakmayın siz, her şeyin altüst olmakta olduğunu düşünmek için çok sebep var. Ve dünyanın uzun bir aradan sonra yeni sözlere, yeni heveslere, yeni aktörlere ihtiyaç duyduğu bu dönemde, Türkiye bütün iddiasını kaybetmiş görünüyor.

Âleme nizam verebiliyor olmak başka şey, nizam vermeye heves edebilmek başka. Hevesi olan bir toplumu, âleme nizam vermek yerine kendisine çekidüzen vermeye mesela, sevk edebilirsiniz. Toplumun hevesi, heyecanı kalmamışsa, ne yapsanız nafile.

Siyaset motoru kaprisli değil, ille de yüksek oktanlı benzin diye ısrar etmiyor, motorinle de çalışabiliyor. Ümit ve heyecan yerine korku ve nefret de iş görüyor yani. Lakin siyaseti korku ve nefretle işleyen bir topluma da açılım filan yaptıramıyorsunuz işte. Bence AKP siyasetinin en vahim günahı, toplumun kendisine güvenini, inancını, hevesini, heyecanını kaybetmesine seyirci kalıyor olmasıdır. Toplumun halinin farkındalar mı bilmiyorum. Farkında olsalar umurlarında olur mu, ondan da emin değilim.

Tarihi Erdoğan’lar veya Davutoğlu’lar yapıyor olsaydı, dert değildi. Ama toplumlar yaptı, toplumlar yapıyor.

Cemalettin N. TAŞCI

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et