Van Hakkında Konuşmak

Bush ikinci defa seçiliyordu ve Florida’da oyların sayımıyla ilgili bir anlaşmazlık vardı. Tam da seçim ertesinde, tesadüfen Florida’daydım. Hangi kanala zıplarsanız zıplayın, birbirine benzeyen insanlarla karşılaşıyordunuz. Ciddi ifadelerle uzun ve derin tahliller yapıyorlardı. Tuhaf, mana veremediğim bir aşinalık hissetmiştim.

Aradan birkaç gün geçti. Miami havaalanında bizi Türkiye’ye getirecek uçağı beklerken, bir Yahudi din adamıyla karşılaştım. Adamın duruşunda, halinde, tavrında da belirgin bir aşinalık vardı. Birden fark ettim ki, adamın kıyafetini değiştirsek, pekâlâ Hıristiyan veya Müslüman bir din adamı olarak oynatabiliriz mesela bir televizyon dizisinde. Yani işi benzer olanlar birbirlerine de benziyor.

O anda, televizyon ekranlarında hissettiğim aşinalığın sebebini de anladım. Dünyanın dört bir yanında, krizlerde televizyona çıkıp konuşmak işini üstlenen birileri var. Ne kadar farklı milletlere mensup olurlarsa olsunlar, ne kadar farklı görüşleri müdafaa ederlerse etsinler, hepsi birbirlerine benziyorlar.

Televizyon bu, bir şeylerin gösterilmesi gerekiyor. Gazete bu, bir şeyler yazmanız gerekiyor. Sözün bir manası olsun diye, bir mana taşısın diye konuşulup yazılmıyor yani. Konuşulmazsa, yazılmazsa bir boşluk olacak. Olmasın diye…

***

“Konuşulamayacak şey hakkında susulmalı” diye buyurmuştu Wittgenstein. Bana kalırsa, hayatının ikinci yarısını, bu gösterişli ama aşırı tahrip edici buyruğu savurmuş olmanın yol açtığı vicdan azabıyla geçirdi. Kibri “halt etmişim” demesine el vermiyordu. Bu itirafı kendisine yakıştırabileceği bir üslupla yapabilmek ümidiyle defterler dolusu notlar tuttu. Neticede ortaya, kendisine büyük ün sağlayan —yukarıdaki gibi bir yığın aforizma ihtiva eden— Tractatus’un bir tür panzehiri sayılabilecek Philosophical Investigations çıktı.

Konuşulamayacak şeyler hakkında da konuşulmalı. Çünkü televizyon ekranlarında, gazete köşelerinde konuşup yazmak, evet bu tür durumlarda, durum ile orantılı hiçbir mana taşımıyor. Zaten sadece konuşup yazmak değil, hiçbir şey bunca acıyı dengeleyemez. Lakin hayat devam etmeli. Eğer ekranlar ve köşeler doluysa, katlanmaya değer bir şeylerin bir yerlerde devam ettiği hissedilebilir. Yani manası değil konuşmayı manalı kılan, mevcudiyeti.

***

Şimdi yine enkaz altında kalmış olan vatandaşın ihmalkârlığı hakkında derin tahlillerin bombardımanına uğrayacağız. Şimdi yine vatandaşın konut alırken dikkat etmesi gerektiğine dair ahkâmlar dinleyeceğiz, okuyacağız. Bir de bilebilsek bu iş nasıl yapılır. Mesela peynir alırken köşesinden bir parça kesip tadarız, ev alırken de kolonlarının rastgele yerlerinden numune alıp muayene mi yaptırsak? Neyse…

Bu defa, farklı olarak, bölgenin etnik kimliği üzerinden zırvalıklara da muhatap olacağız anlaşılan. Sosyal medyada zırvalayan birilerinin cılız sesleri televizyonlar ve gazeteler marifetiyle yükseltilip bütün topluma taşınacak. Bu zırvaları yumurtlayanların şehveti de artacak, daha da edepsizce zırvalayacaklar. Ve insanımıza, kendimize güvenmemek için bir delil daha üretmiş olacağız el birliğiyle.

Allah hepimize sabır versin. Ama biraz da akıl, fikir ihsan etse ne iyi olur.

Cemalettin N. TAŞCI

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin