Yakınsak / Iraksak

Kızılırmak 50-60 km doğudan veya güneyden doğmuş olsaydı, soluğu Karadeniz’de değil, ta Basra Körfezinde alacaktı. (Aslında doğduğu yere bakınca Karadeniz’e dökülmesi tuhaf görünmüyor. Ama istikametine bakarsanız… Önce bir uzaklaşıyor Karadeniz’den. Akdeniz’e bir hayli yaklaşıyor. Sonra Ege istikametine yöneliyor. Derken yeniden kuzeye dönüyor, filan.)

Kızılırmak nasıl dönenip durursa dursun, doğduğunda belli kaderi. Kaderini belirleyen Karadeniz’e yakınlığı filan da değil. Az ötedeki Fırat kolları da Karadeniz’e bir adım mesafede ama onların uzun bir yolu kat edip Basra Körfezine dökülecekleri de baştan belli. Çünkü her denizin bir havzası var.

Buna mukabil, bir fidan büyürken neresinden yeni dallar fışkıracak, onlar hangi istikamette büyüyecekler, baştan hiç belli değil. Farklı dalların aynı istikamette büyümeyecekleri belli sadece…

Akarsular yakınsak davranıyor, ağaçlar ise ıraksak.

***

Akşam’da yazarken yazmıştım, Kızılırmak’ın Karadeniz’e döküleceğinin belli olması, onun güzergâhı hakkında da yanılmaz tahminler yapmamıza kâfi değil. Uzun ve mantıksız bir yay çizmesi ise, Orta Anadolu’nun lehine. Bir yığın kasaba ve şehir, onun sayesinde su görüyor. Geniş topraklar sulanıyor.

Orta Anadolu’nun kaderini değiştiriyor olsa da, Kızılırmak’ın döküleceği denize kestirmeden gidivermemesi tali bir mesele. Çünkü bazı sistemlerin yakınsak, bazılarının ıraksak olması, bence, çok daha ciddi, tayin edici bir fark. Daha önce defalarca dile getirdiğim İkinci Kanun yakınsak sistemleri, evrim ise ıraksak sistemleri temsil ediyor.

İddiam o ki, modernlik, yakınsak sistemlere hak ettiklerinden daha çok ehemmiyet ve yer verme hali. Modern zihinler için dünya yakınsak sistemlerden mamul, yakınsak bir sistem. Davutoğlu Erdoğan’a özeniyor, çünkü kendisine yakınsanacak bir genel başkan modelinin mevcut olduğundan şüphesi yok. Muhtemelen her bir konuyu zaten yakınsak sistemlerle açıklıyor ve anlıyor. Bu coğrafyada Batılılar şöyle yaptılar ve kazandılarsa, kazanmak için bu defa bizim öyle yapmamız gerekiyor, filan…

Bu bakış açısını, bildiğim kadarıyla, insanlığa Platon kazıkladı. Platon’un idealar âlemi, her bir şeyin mükemmel prototipini ihtiva eden bir âlem. İdeal genel başkan, ideal dış politika, ideal erkek, ideal beslenme rejimi, ideal seks hayatı, ideal blog filan gibi şeyler var. Eh, Platon da biliyor, gerçek hayat o ideal formların tastamam gerçekleştirilmesi için uygun değil. Dolayısıyla sapmalar olacak.

Eh, sapmalara —çaresizlikten— katlanabiliriz ama onları azaltmak için elimizden geleni de esirgememeliyiz. Siz de öyle düşünmüyor musunuz? Eğer biri durmadan bütün seçimleri kazanıp duruyorsa mesela, ideal başkana sizden daha çok benziyor olduğundandır. O halde ona benzemeyen yerlerinizi giderip, onun davrandığı gibi davranıp, siz de kazanabilirsiniz.

***

İddiam o ki, dünyanın yakınsak hallerini fazla önemseme ve olumlama hali, Davutoğlu’yla filan sınırlı değil. Hatta aslında Erdoğan’a, Davutoğlu’na filan çok karşı olan okumuş çocuklarda bu daha derin, daha köklü bir iman.

Cansız sistemlerin büyük bölümü ıraksak. Canlı sistemlerin tamamı —canlı oldukları süre boyunca— ıraksak. Ama yine de yakınsak sistemlere muhabbet besliyoruz. Delil mi istersiniz? Iraksak sistemler, saçılan sistemler. Saçılmanın zıddı toplaşma. Hangi kelime sizde olumlu çağrışımlar bırakıyor? Saçılma mı, toplaşma mı? Benzer bir işi kelimelerin İngilizce karşılıkları üzerinden yapalım: Saçılmanın karşılıklarından biri disperse. Onun zıt anlamlısı arrange. Yani tertiplenme hali. Eh, tertipli olmak gerekiyor, sizce de öyle değil mi?

Geçenlerde, memleketin hoş tatil kasabalarından birinde, dostlarla oturmuş sohbet ediyoruz. Hepsi 7 Haziran’a dair bir ümit beslemek istiyor ama bugüne kadar defalarca hayal kırıklığına uğramış olmaları yüzünden de tedbiri elden bırakmıyorlar. Mevzu kıyıdaki teknelere geliyor. 8 Haziran’da vukua gelebilecek bir yeni hezimetten sonra memleketten kaçmaktan başka seçenek kalmayacağı, dolayısıyla bir tekne edinmek gerektiği üzerinden espriler yapılıyor. “Lüzum yok,” dedim, “kaçılması lazım geldiğinde, bir teknenin maliyeti ile kıyaslanmayacak kadar küçük bir ücretle kaçıracak tekne bulunur.”

Derken mevzu, Libya’dan İtalya’ya kaçarken ölenlere geldi. Klasik okumuş çocuk refleksiyle, “olacağı buydu, Libyalıların şikâyet edecek çok şeyleri vardı ama Kaddafi varken hiç değilse her şey yolunda gidiyordu, Avrupa’ya kaçmaya kalkmıyorlardı” dedi biri. “Eh,” dedim, “bu hesapça Erdoğan Başkan olup da biz kaçmaya kalktığımızda da, ‘ne var ki, işte Kaddafi gibi biri var memleketinizde, neden kaçıyorsunuz’ diyebilirler.” Arkadaşım ikiletmedi dediğimi, genişçe gülümsedi. Ben işaret etmesem de hissediyordu açmazını. Sadece adını koyamıyordu.

Ve galiba yine koyamadı.

Tertipli olmayı fazla önemseyen bir zihinsel koda sahip olunca, Kaddafi Libya’sı şimdiki halden daha makbul görünebiliyor. Ama Kaddafi mukallidi birinin vaziyet ettiği bir memlekette yaşayınca…

Tertibin fazlası fazla. Hayata muhalif.

***

Popper Açık Toplum ve Düşmanlarının birinci cildini, muhtemelen kimsenin tahmin bile edemeyeceği bir biçimde, Platon’a ayırmıştı. Açık toplum, adı üstünde, açık. Yakınsamıyor, ıraksıyor. Birbirine çok uzak yerlerden başlasanız da aynı durakta buluşmak matah bir şey değil. Aksine, birbirine çok yakın yerlerden başlasanız da, tıpkı bir ağacın dalları gibi, birbirinden uzaklaşarak yeni arayışlar içinde olmak matah.

Iraksamanın yakınsamadan matah olduğunu okumuş çocuklara kabul ettirmek çok müşküldü. Şimdi, 13 yıllık AKP iktidarının neticesinde, artık ahalinin ana gövdesine kabul ettirmek de müşkül hale geldi. “E ama ben kabul ettim” diyorsanız, acele etmeyin derim. Kendi hesabıma yirmi yıldır ıraksak sistemler lehine düşünmeyi kabul ettiğimi düşünüyorum ama her bir pratik problemde, yine, yakınsak bir dünyada yaşıyormuşuz gibi tercihler yaparken yakalıyorum kendimi.