Yüz Günün Özeti

8 Haziran’dan bu yana geçen yüz günün gösterdiği en mühim şey, bence, memlekette siyaset denebilecek bir şeyin olmadığı.

“Memlekette siyaset yok” deyince pek anlaşılmıyor. Bu yüzden futbol üzerinden anlatmaya çalışıyorum. Eğer bir takım topu rakip ceza sahasına götüremiyor, orada kendi futbolcusuyla buluşturamıyor, kazara top ve futbolcu buluşursa o futbolcu topu kaleye dürtemiyorsa, doksan dakika boyunca bunlar neredeyse hiç becerilemiyorsa, ortada seyredilecek, adına futbol denecek bir şey olmadığında mutabık kalabiliriz. Takımlar şöyle gösterişli formalarla sahaya çıkıyorlar, seremoniler eksiksiz yerine getiriliyor, her iki takımın futbolcuları da topla cambazlıklar yapıyor, her ikisi de kendi sahasında topu çevirip duruyor filan, kimseyi kesmez.

Türkiye’de futbol yok. Gazetelerde sayfalarca güzellemeler yazılıyor. Televizyonlarda saatlerce pozisyonlar, dizilişler –elbette en çok da hakemler– filan tartışılıyor. Ama Atletico Madrid geliyor, elini kolunu sallaya sallaya, kendisini pek de yormadan, yerlere göklere sığdırılamayan Galatasaray’ı yenip gidiyor. Norveç liginin yedincisi, liderin onlarca puan gerisinde bir takım geliyor, Fenerbahçe’yi ufalayıp gidiyor. Üç beş kuruşa kurulmuş, UEFA’nın Avrupa maçı oynanmasına izin vermediği bir statta oynayan bir Arnavut takımı karşısında Beşiktaş, bütün cıvataları gevşemiş antika bir saat gibi sallanıyor. Her pozisyonda hakeme sığınarak çaresizliğini ertelemeye çalışıyor.

Bunlar kendi aralarında veya Türkiye’deki diğer takımlarla karşılaştıklarında, rezillik belli olmuyor. Ama işte Avrupalılarla oynayınca… Avrupalı dedimse, Norveçli, Arnavutluklu filan takımlardan söz ediyorum. Onlarla karşılaşınca, sayfalarca güzellemeler yazılan, yorumlanan şeyin ne menem bir şey olduğu da gizlenemiyor.

Ben bunları yazarken Beşiktaş ilk yarıyı 1-0 önde kapatmıştı. Maçı daha farklı da kazanabilir, bilemem. Ama derdim netice değil. Derdim futbol. Memlekette futbol yok, çünkü (a) futbol düzeni yok ve (b) futbolcu yetiştiremiyoruz.

Futbol düzeni yok, Avrupa’nın büyük takımlarında, önemli liglerinde iyi kötü iş yapmış olan oyuncular Türkiye’ye gelince iş yapmıyor. Futbolcu yetiştiremiyoruz, Avrupalı Türklerden veya yabancı ülkelerden futbolcu transfer edip, eksiği az çok kapatıyoruz.

Politika düzeni yok. Partiler parti değil mesela. Dolayısıyla politika yapmanın zemini yok. Politikacı yetiştiremiyoruz, başka alanlarda bir tür başarı kazanmış olanları politikaya transfer edip eksiği kapatmaya çalışıyoruz. Futboldaki kadar bile olmuyor, çünkü politikacılık gazetecilikten, sanayicilikten ve diğer her şeyden başka bir şey.

Geçtiğimiz yüz günde, CHP’nin, MHP’nin, HDP’nin önüne sayısız top düştü. Topu içeri dürtemediler. AKP’nin önüne sayısız top düştü. Topu kendi kalelerine attılar.

Ama özellikle medya rolü yapan tuhaf şey, tıpkı futbol medyası gibi, herkesi ahmak yerine koyarak, önüne düşen topu kaleye dürtmeyi beceremeyen, zaten topla alakası olmayan, durmadan rakip kaleciyle, stoperle dalaşıp duran, yaptığı şeyi futbol zanneden, kendisini alkışlamaya programlanmış tribünler her dalaşmayı alkışladığında kostaklanarak tribünlere selam çakan zavallıyı “dünya yıldızı” diye paketlemeye çalışıyor.

İşin özeti, aslında, TRT’de Fenerbahçe-Molde maçını yorumlama koltuğunda oturan derin futbol mütefekkiri Üründül’ün yorum niyetine yumurtladığı incilerde gizliydi. “Ama adamlar top oynuyor” deyip durdu Üründül. Ayıp yani, Fenerbahçe’nin karşısına çıkmışsınız, top oynamak yakışır mı? Bakın bizim en müthiş politikacımıza, kendisi herkese her lafı edecek ama siz ona bir laf ettiğinizde, “bana çalım attılar, topu ayağımdan aldılar, bana gol attılar” diye şikâyet edecek. Bizim oyun anlayışımız bu. Gelip Norveçlerden, böyle tuhaf şeyler yapmanın âlemi var mı?