Aileyi Korumak

Avukat bir kadın twitter hesabından paylaşmış:

“Yıllar önce 21 yaşında çarşaflı bir kadına barodan avukat olarak görevlendirilmiştim. Buradaki çarşaf vurgusu tamamen bağlı bulunduğu tarikatle ilgilidir ve kesinlikle ayrımcılık içermemektedir. Yanlış anlaşılmak istemem. Kadın 8,5 aylık hamileydi. Kadının eşi bir camide imamdı ve hamile olduğu halde kadını tekmeleyerek dövmüştü. 20 aylık büyük kızını da annesinden koparmış ve kadını sokağa atmıştı. Kadın ağzı yüzü dağılmış vaziyette ve iki gözü iki çeşme ofise geldi. Hemen 6284 SK gereği tedbir talep ettim ve İstanbul Sözleşmesi’ne atıf yaparak 20 aylık bebeğin annesine teslim edilmesini sağladım. Sonra da müftülüğe başvurarak imam hakkında soruşturma açılmasını sağladım. Hatta konuyu basına açacağını söyleyerek müftülüğü harekete geçmeye zorladım. 8,5 aylık hamile kadının bebekleriyle birlikte kurtulmasını İstanbul Sözleşmesi sağladı. Genç kadının annesi arada bir beni arar ve kendi bildiği dilde teşekkür eder. ‘Kızım da torunlarım da senin emeğin ve çabanla kurtuldu’ der. Ben işimi yaptım elbette. Ama elimde başvuracağım bir uluslararası sözleşme vardı ve yargıcı ikna ederek 2 gün içinde gerekli tüm tedbirleri almasını ve işlemleri yapmasını kolaylaştıran İstanbul Sözleşmesi olmuştu. Dünkü CB kararından o hamile kadın ölse veya 20 aylık bebeğe bir zarar gelse daha çok mutlu olacaklarını anladım. Bahçeleriniz bahar görmesin. Yüzünüz hiç gülmesin.”

Avukat hanımın anlattığı hikâyenin gerçek olduğu varsayımıyla devam edeceğim.

1.

Kadının çarşaflı olmasının, hele kocasının imam olmasının mevzuyla hiç alakası yok/tu. Artık var.

Yoktu. Çünkü benzer vakalar çarşafsız, örtüsüz kadınların da başına geliyordu ve onlara böyle şeyler yapan kocaları pekâlâ çok farklı mesleklere sahip olabildikleri gibi, çok farklı sosyoekonomik katmanlardan da olabiliyorlardı.

Artık var. Çünkü İstanbul Sözleşmesinin iptali için baskı yapan kesim, “yani girmeyin karı-koca arasına” diyenler, sosyokültürel olarak, işte o çarşaflı kadınlar ve imam kocalarının mensup olduğu, temsil ettiği kesim. Yani alkolik bir işçi de hamile karısını dövüyor ve sokağa atıyordu ve onun başı açık karısı da zulüm görmüş oluyordu. İstanbul Sözleşmesinden o işçi de müşteki idi ama Sözleşmenin iptalinde o işçinin veya muadili mühendisin, esnafın, avukatın dahli yok. Memleketin başka meselesi yokmuş gibi İstanbul Sözleşmesini kafaya takanlar, iptali için sistematik baskı yapanlar ve sarayın üzerinde sözleşmenin iptalini sağlayacak kadar nüfuz sahibi olanlar malum. Dolayısıyla mevzumuz, artık, imamlar, sakallılar, cüppeliler ve çarşaflı, örtülü eşleri. “Yahu her kesimde var böyleleri” deme lüksleri yok, çünkü Sözleşmenin iptali ihtimali üzerinden alenen bayram edenler de bir tek onlar.

2.

Avukat hanımın anlattığı hikâyeye göre, bana kalırsa, İstanbul Sözleşmesi lazım değil. O olmasa da, 6284 sayılı kanun iş görür —eğer uygulanırsa. Hukuktan anlamam ama esasen öyle özel bir kanuna bile ihtiyaç olduğunu zannetmiyorum, TCK’nın bir yerlerinde, fiziksel şiddeti düzenleyen bir kanun mutlaka vardır ve adamın birinin hamile bir kadını tekme tokat dövmesini içine sindiremeyen bir yargıcın elinde pekâlâ kâfi olur.

Ama anladığım kadarıyla, zaten bir ihtisas sözleşmesini gerekli kılan şartların başında da, bu tür bir hadiseyi içine sindiremeyen yargıçların —eğer var iseler— pek az sayıda olmaları geliyor. Anladığım kadarıyla ahalinin giyimine kuşamına, inancına, cinsel tercihine, düşüncesine, başkalarıyla paylaştığı fikirlerine, anadiline ve akla gelmeyecek pek çok özel şeyine müdahale etmekte hiç tereddüt etmeyen aziz devletimiz, mesele aile içi şiddete gelince, aniden, özel hayata pek saygılı bir şey oluveriyor.

Bir vakitler yaşadığım evin, binanın ortasındaki aydınlığa bakan bir odası vardı ve o odayı çalışma odası yapmıştım. Üst katlardan birindeki bir ailede, hemen her gece aynı senaryo yaşanıyordu. Apartman ben hariç uykuya daldıktan, her ses duyulabilir hale geldikten sonra o katta kapının zili çalınıyor, kadın kapıyı açıyor, ve derhal “neredeydin yine bu saate kadar, boyu devrilesice” makamından başlıyordu. Sarhoş olduğu belli olan kocası bir on dakika kadar kadını sakinleştirmeye çalışıyor, beceremiyor, sonra kadını dövüyordu. Dayak faslı bittikten hemen sonra sevişme faslı başlıyordu.

Sanki her şey hemen yanı başımda yaşanıyormuş gibiydi çünkü aydınlığın yarattığı hava akımı sesi bütün apartmana ve bu arada benim odama da taşıyordu. Hemen her gece bu biçimsiz seslere maruz kalmak, takdir edersiniz ki hoş bir şey değildi. Ama ne yapacaksınız!

Demem o ki, öylesi de var. Yani dayak yemekten hoşlanan, en azından dayak yemeyi dert etmeyen kadınlar da var. Tahminime göre dayak yemeyi dert eden kadınlardan sayıca daha çoklar üstelik. Dolayısıyla bir avukata müracaat eden ve kocasını şikâyet eden kadınların, şiddet gören kadınların zaten küçük bir yüzdesi olduğunu düşünüyorum. Dayak yemeyi dert etmeyen kadınların kocaları ile aralarına girmeme hassasiyeti göstermekte anlaşılır bir şeyler bulunabilir. Ama dert edenleri korumamak! O pek anlaşılır bir şey değil ve görünen o ki, yediği dayağa artık katlanamayacak hale gelmiş kadınları korumakta bile fazlasıyla gönülsüz bir devletimiz var.

Mesele burada düğümleniyordu. Anlaştık değil mi? Birçok kadın dayak yiyor ve sesini çıkarmıyor. Benim gibi devleti geriletmekten söz edip duran birinin, “ama olmaz, devlet o kadınları kocalarının şiddetinden korusun” demesi, kendini inkâr manasına gelir. Ve fakat, dayak yemeye artık katlanamayan bir kadını, bir mazlumu, zalim kocasından korumayacaksa… Devlet niye var?

Öyle düşünülmüş ve devleti bu konuda kendisini çekidüzen vermeye zorlasın diye yapılmış bir şeydi İstanbul Sözleşmesi. Ben öyle anlıyorum.

3.

Meseleyi böyle anlarsak, aynı zamanda anlamış oluyoruz ki, İstanbul Sözleşmesinin iptali için canhıraş bir çaba sergilemiş olan zevat, hamile kadınlarının bile kendi şiddetleri karşısında korunmaya sahip olmamasını talep ediyor. Malum zevatın başkalarının dertleriyle dertlenmek konusunda karnelerinin ne kadar zayıf olduğunu hesaba katarsak, “ama komşum karısını rahatça dövebilsin, devlet karışmasın” demediğini, “karışmayın ulan, karı benim değil mi, ağız tadıyla dövemeyeceksek neden aldık onu” demekte olduğunu da kolaylıkla tahmin edebiliriz.

Ama aileyi koruyacakmışız bu iptal sayesinde. Yani, yukarıda bir misalini verdiğim gibi, sayısız kadın kocasından dayak yiyor, sesini çıkarmıyor. Ailesini koruyor muhtemelen. Arada nadiren, bazı kadınlar, “yetti gari” diyor. O aileleri de devlet koruyacak. Zaten koruyordu, yargıcın karşısına çıkartabilirse kadın kocasını, yargıç kadını kendisinden müşteki olduğu adamın yanına katıp evine yolluyordu zaten “al evladım, bir de bu sebeple döversin, belki dersini alır” der gibilerden. Şimdi iyice koruyacak artık.

Ailesini koruyordu kadınlar. İhmal etmek olmaz, muhtelif biçimlerde kadından şiddet gören erkekler de kendi ailelerini koruyordu zaten. Şimdi garanti altına alınan ekstra koruma, erkeğin kadına sistematik bir biçimde şiddet uygulayabildiği aileye getiriliyor yani. Korunması hiç gerekmeyen bir aileye…

Aile kurumunu korumak gibi bir tasası olan, tam da böyle aileleri korumaz. Çünkü böyle ailelerin mevcudiyeti, aile kurumu hakkında tereddütleri besler. Ailesi cehennemi olan çok sayıda insan var. Kendi ailesinden bilmiyor musibeti, aile kurumundan biliyor. Haksız da sayılmaz.

Dahası, aile kurumunu korumak gibi manasız bahanelerle kadını daha da güçsüzleştirmezseniz, yani aileyi korumak gibi bir işi devlete yıkmazsanız, kendi ailenizi koruma işi size düşer. O vakit de, bir ihtimal, daha insan gibi, erkek gibi davranmak zorunda kalırsınız. Net toplamda aile kurumunun korunmasına katkı yapılmış olur.

İstanbul Sözleşmesine karşı çıkanların ve iptali için baskı yapanların aile kurumunu korumak gibi bir tasaları yok. Her vakit olduğu gibi, kendi başa çıkamadıkları işlerde devleti hizmete koşmak gibi bir alçaklık peşindeler. Gücün arkasına sığınarak kendi biçimsiz imtiyazlarını korumaya çalışıyorlar. Bir kadınla eşit şartlarda oyun (game) oynayabilecek kabiliyetleri yok, o kabiliyetleri kazanmaya hevesleri de yok, “devlet nerede” demekteler. Zavallılar.

4.

İşin öteki tarafını ihmal edersem olmaz.

Kadının statüsünün geriliğinin dinle, örfle, gelenekle bir alakası yok. Yüzlerce, binlerce yılda birikmiş ve neredeyse evrensel  —çünkü birkaç vahşi kabile hariç bütün dünyada gözlenen— bir hadiseden söz ediyoruz. Kadınlar, dünyanın hemen her yerinde sistemli, kararlı —ve kimi zaman çok yüksek bedeller ödemeyi gerektiren— bir mücadeleyle, binlerce yıllık bir eğilimi, birkaç yüz yıl önce terine çevirmeye muvaffak oldular. Uzun süredir de statülerini sürekli iyileştiriyorlar.

Hemen her yerde…

Her yerle birlikte Türkiye’de de… Türkiye’de de yüz yıl öncesine, altmış yıl öncesine, kırk yıl öncesine kıyasla muazzam bir değişim var. Yetersiz bulabilirsiniz. Mücadeleyi sürdürürsünüz. Bu mücadelede devlete yaslanmak, bence doğru değil. Devletin verdiğini devlet alır. Bu işin birinci yanı.

İkinci yanı, kadınlar statülerini iyileştirirken, bu süreç içinde, hemen her neslin erkekleri, kendi ailelerinde gördükleri, öğrendikleri erkek statüsünde bir gerilemeye uyum sağlamak zorunda kaldılar. Çok ciddi bir meydan okumaydı bu ve bence erkeklerin büyük çoğunluğu bu adaptasyon imtihanından başarıyla geçtiler, geçiyorlar. Bunu görmezden gelip “zehirli erkeklik” filan zırvalarıyla erkekliği —ve bütün erkekleri— mahkûm etmeye kalkmanın da bir neticesi olur, benden söylemesi.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin