AKP’ye Müstahak Olmak

Geçenlerde —milli takım İtalya karşısında perişan olmadan önce— Alper Görmüş Şenol Güneş’e yönelik yaygın tutumu “taşra nefreti” ile açıklayan bir yazı yazdı. Yaygın dedimse, belirli bir zümrede yaygınlıktan söz ediyorum. Yoksa, Hıncal Uluç ve müritleri Güneş’in kılığını, kıyafetini filan alaya aldıklarında, ahalide yaygın bir kabul görmüş filan değillerdi. Sahip olduğu vasıflarla Kapıkule’nin ötesine geçse, bırakın dergi yöneticiliği filan gibi işleri, bir yayın grubunda tuvalet bile temizletilmeyecek Hıncal Uluç gibi canlılar, bu memlekette, herhangi bir Peker’in ifşa edemeyeceği çeteleşmeler sayesinde, içlerinden geçen kanalizasyonu memleketin üzerine boca etme şansına sahip oldular. Ahaliyi bir türlü sevmeyen ve hayattaki biricik amaçları kendileri için “ay vallahi sizin Türk olduğunuza inanamam” denmesi olan bir tuhaf kalabalık da onları idol ettiler.

Neyse, bugünkü derdim bu değil. Görmüş’ün yazısı sayesinde öğrendim ki, Güneş Güney Kore’de takım çalıştırırken, oyuncuların hepsi de birbirine benzeyen isimlerinin sebep olduğu problemi aşmak için kestirmeden çözüm üretip onlara numaralarıyla hitap etmeyi tercih etmemiş, isimlerini öğrenmek için çaba harcamış. Çünkü… “İsimler mühimmiş”.

Şimdi kendinizi bir an Güney Koreli futbolcuların yerine koyun. Adını telaffuz edemediğimiz Avrupalı bir takım adamlar geliyor, size teknik direktörlük yapıyor. Neden onlar geliyor? Futbolu iyi bildikleri zannıyla geliyorlar. Muhtemelen “futbolu bilmek” derken kastedilen bazı şeyleri de iyi biliyorlar. Ama sizin isimlerinizi ayırt etmekte zorluk çekiyorlar —hâlbuki size hiç de zor gelmiyor San-Yon ile Çon-Yon’u birbirinden ayırmak, apaçık değil mi aralarındaki fark. Size numaralarınızla hitap ediyorlar. Alışmışsınız. Derken Güneş diye biri geliyor ve farklı davranıyor. Adama saygı duymaz mısınız? Adam için, adamın başarılı olması için ekstra çaba harcamaz mısınız? Size saygı duyan adama duyduğunuz saygı sayesinde performansınız artmaz mı?

Futbolu, teknik direktörlüğü, bir dizilim meselesinden ibaret zanneden, 4-4-2 ile 4-3-3 arasındaki bir mücadele zanneden bir yığın futbol takipçisi var. Futbolun öyle bir şeyden ibaret olmadığını bilmedikleri gibi, bilmediklerini de bilmiyorlar. Akla sığmaz bir küstahlıkla, bildikleri yegâne şeyle, tavizsiz bir biçimde konuşup duruyorlar. Biraz daha kafa yoranlar, öyle her durumda problemin optimum çözümünü veren bir dizilimin mevcut olmadığını, eldeki kadronun imkanlarına ve rakibin güçlü/zayıf yanlarına göre doğru çözümün değişebileceğini idrak etmiş oluyorlar. Ama onlar da, genellikle, “şu dizilimle oynayacaksan filancayı oynatmayacak falancayı oynatacaksın” gibilerden ahkâm kesiyorlar.

Futbol takımı organik bir canlı. Ondan maksimum verimi alması gereken adamlar da teknik direktörler. Mesele şu ki, maksimum verim dediğiniz şey bile üzerinde mutabık kalabileceğimiz bir şey değil. Üst üste üç maçta puan kaybetmeyi göze alıp dört tane genç oyuncuyu kazanmak mı daha yüksek verim, yoksa o üç maçtaki puan kaybını minimize etmek mi? Mesela?

Derdimi özetlemeye çalışayım. Ortada doğru teknik direktörlük diye bir şey yok. Teknik direktörler var, kendilerince birer stratejileri var. Falancanın stratejisi filanca kulüp kültüründe işe yarıyor, falanca kadroda işe yaramıyor, şu başkanla kimyası tutuyor, bu rakiplere karşı tutmuyor. Filan. Sürekli bir devinim var ve sisteme mütemadiyen yeni fikirler giriyor. O fikirlerin bazıları, bazı durumlarda —mesela Guardiola’nın tiki-takası gibi— aniden muazzam bir üstünlük sağlayabiliyor. Ama bilmiyoruz mesela, Guardiola’nın fikri, eğer Xavi, Iniesta ve Messi aynı anda aynı takımda olmasa benzer bir netice doğuracak mıydı?

“Doğuracaktı, çünkü fikir doğruydu” diyenlere yazıyorum bu yazıyı. Bilmiyoruz ve bilemeyiz. Esasen doğru fikir yok, zamana, kadroya, rakiplerin haline ve saireye bağlı olarak doğru neticeler alan ve almayan fikirler var.

(Bir parantez açıp belirtmek gerekiyor, Guardiola tiki-taka ile başarılı olunca, başkaları da ellerindeki malzemeyle onu taklit etmeye çalışıyor. İdmanların mahiyeti değişiyor. Dolayısıyla oyuncular değişiyor, artık birkaç yıl önceki oyuncular olmaktan çıkıyor, farklı vasıflar kazanıyorlar. Ve dahası, birkaç ay önce değerli olmayan vasıflar değer kazanırken değerli olanlar değer kaybediyor. Filanca futbolcu falancanın yedeği iken şimdi falanca kulübeye çekiliyor, ve saire…)

Türkiye’de siyaset, doğru fikirlerin olduğu varsayımıyla yürüyor. Daha doğrusu yürümüyor. Yani birileri bize diyor ki mealen, “bu metotla İtalya’da Inter şampiyon oldu, aynı metodu burada tatbik ediyoruz, şampiyon olamıyoruz.” Sonra da, kendileri doğru olanı yapmış oldukları halde neden başarısız olduklarını açıklamaları gerekiyor ve… “Ahalide iş yok azizim.”

Yahu İtalya’da Inter şampiyon oldu çünkü… Ne bileyim Juventus’ta olağanüstü bir doygunluk oluştu, Inter’in kadrosunda aniden falanca ile filancanın kimyası uyuştu ve her ikisi de diğerinin performansını olağanüstü artırdı, bu arada Roma’nın fikstürü çok sıkıştı, Milan’ın filanca oyuncuları olmayacak bir dönemde sakatlandı ve… Inter’in hocası, futbolcularının isimlerini doğru telaffuz etti.

Yani?

Bir yığın şeyi aynı anda yapıyorsunuz. Sizin elinizde olmayan bir yığın faktör aynı anda denk geliyor. Kazanıyorsunuz. Birçoğu da kazanamıyor. Tastamam aynı yaklaşımla Juventus da, Milan da, Roma da bir şeyler yapıyor. Onlarınki denk gelmiyor. Biri denk gelecek zaten o da Inter’inki oluyor.

Ama…

Denemeyen kazanamıyor. “Ben doğrusunu yapıyorum, filancadan gördüm o böyle yaparak kazanmıştı” deyip duran kazanamıyor. Kendi ezberlerini, yıllardır başarısızlığa uğramış ezberleri tekrarlayıp duranlar kazanamıyor. Ama “doğru teknik direktörlük, doğru felsefe” filan gibi zevzekliklere tiryaki edilmiş olan bir taraftar grubu, “ne yapsınlar, ahali şöyle, hakemler böyle, rakipler de çok sert oynuyor” filan gibi teraneleri tekrarlayıp duruyor, mukabilinde de kulübün yöneticisinden localardaki yerlerini alıyorlar. Ahali de “başlarım ulan sizin oynayacağınız futbola” deyip tribünleri terk edince…

“Eh, müstahaksınız AKP’ye” filan geyikleri…