Bilmek

Karacisim Işıması (blackbody radiation), 1800’lerin sonlarında, dönemin fiziğinin çözemediği birkaç “ufak” problemden biri gibi görünüyordu. Daha ortada izafiyet ve kuantum teorileri yoktu ama dönemin fizikçileri âlemin sırrını çözdüklerini zannediyorlardı.

Anlaşılıyor mu, vurgulamak gerekiyor mu? Bir “Fizik Ansiklopedisi” tahayyül edin, fizik başlığı altında bugün tasnif ettiğimiz bilgimizin tamamını içine koyduğumuz bir ansiklopedi. O ansiklopedinin şimdiki halinin muhtemelen onda dokuzundan fazlası yoktu yüz yirmi yıl kadar önce. Ve dönemin bilim insanları, birkaç problemli başlığın altı doldurulunca, ansiklopedinin tamamlanacağını zannediyorlardı.

Bilmeyince…

(Devam etmeden… Şimdiki bilim insanlarının tutumu yüz yirmi yıl öncekilerden farklı değil. “Ah ne kadar safmışlar garipler” diyorlar eskiler için ama kendileri de ansiklopedinin artık tamamlanmak üzere olduğundan şüphe etmiyorlar. Onlar için yüz yirmi yıl sonra ne denecek? Bilmiyoruz. Belki de bu nesil haklıdır. Bilmiyoruz.)

Karacisim Işıması problemini Planck çözdü. Çözdü mü? Yaptığı iş için “problemi çözdü” ifadesi uygun mu? Anlatayım, siz karar verin.

Problem, öngörülerle gerçekliğin uyuşmamasından kaynaklanıyordu. Elimizdeki “denklemler”, “şöyle olursa şöyle bir netice çıkması gerekir” diyordu ama gerçekte olanı ölçtüğümüzde bekleneni bulamıyorduk. Planck bir “açıklama” geliştirdi. Deyin ki “denklemleri” değiştirdi. Yeni denklemlerle yapılan bütün öngörüler, gözlemlerde ölçülenlere hassas bir biçimde uyuyordu.

Euraka” denecek bir hal gibi görünüyor. Ama Planck öyle bir heyecan sergilemedi. Aksine, mahcup bir ifadeyle, “ben böyle bir açıklama geliştirdim ama…” dedi. Ama… Olacak iş de değil yani. Neden? Çünkü Planck’ın “açıklaması”, enerjinin “paketler halinde” transfer edildiğini kabul etmeyi gerektiriyordu. Yani, daha küçük parçalara bölünemeyecek bir “en küçük enerji paketi”nin mevcudiyetini kabul etmeyi…

Dönemin fiziğinde “enerji paketleri vardır” demeyi reddetmeyi gerektirecek bir takım kabuller var mıydı? Yani dönemin fizik ansiklopedisinde, “enerji sonsuza kadar bölünebilir” diye bir madde var mıydı? Yoktu. Enerjinin sonsuza kadar bölünebileceğini reddettiğinizde, o gün bilinen bazı şeyleri inkâr etmeniz gerekiyor muydu? Gerekmiyordu. Planck yine de, kendi geliştirdiği açıklamayı içine sindirememişti. Dönemin “fizik bizden sorulur” diyen devasa bilim insanları da sindiremediler. Savaş çıkacak, bir nesil aradan çıkacak, geriden gelen ve öncekiler tarafından formatlanmalarına imkân bulunamamış “çocuklar” fizik yapmaya başlayacaklar… Ancak onlar “e neden olmasın” diyecekler… Kuantum teorisi öyle hayat bulacak, fizik tepetaklak olacaktı. Kısa süre önce ne kadar cahil olduğumuzu öyle fark edecektik.

Neden oldu bütün bu tuhaflıklar? Fizik ansiklopedisinde yeri olmasa da, bilinenleri gözden geçirmeyi gerektirmese de, “yaygın bir kabul” vardı: Enerji sonsuza kadar bölünebilmeli. Neden? Öyle işte. Öteki türlüsü… Siz bilmezsiniz, içe sindirilecek şey değil.

Sözünü ettiğim şey fizik gibi “bilimlerin bilimi” alanında oldu, sosyolojide, tarihte, siyasette, edebiyatta değil. Fizikte böyle oluyorsa, kalanlarında neler olabilir, oluyor, siz tasavvur edin. Ve… Sözünü ettiğim şey, “sadece” sözünü ettiğim dönemde olmadı. Hep oluyor. Planck sonradan, muhtemelen başrol oyuncusu olarak boy gösterdiği sahnenin perdesi indikten sonra, mealen şöyle demişti: Bilimde yeni teoriler, eski teoriye inanan bilim insanları “a, bu doğruymuş” dediği için kabul görmez. Eski teoriye inananlar ölür, yeni teori yaygın bir kabul görür.

Bilimde böyle… Gerisini varın siz düşünün.

***

İki hususu vurgulamak gerekiyor.

Birincisi, şimdi, elimizdeki bilgilerin tamam olduğunu, tamam değilse bile tamama çok yakın olduğunu zannetmekten “sakınmak” çok müşkül bir iştir. İşi merak etmek olan, o işi de meslektaşlarının çoğunluğundan çok daha iyi yaptığı varsayımıyla “yükselmiş”, otorite halini almış olan fizikçiler bile, her an, “şunu da çözdük mü, tamam” halindedir. Hepimizin, her gün benzer halde olmasında bir tuhaflık yok yani. Eşimizi, çocuğumuzu, anamızı babamızı, arkadaşlarımızı, memleketin sosyolojisini, siyasetini “çözmüş olduğumuzdan” şüphe etmek zor iş. Hepimiz defalarca “ulan öyle değilmiş” dediğimiz halde, hemen her defasında “meğer böyleymiş” dediğimiz halde ve sonra “a öyle de değilmiş” noktasına geldiğimiz halde, hep, “meğer böyleymiş” kıvamında yaşıyoruz. Belki başka yolu yoktur, belki sağlıklı olanı budur. Bilemem. Ama… Neyse…

İkincisi, kabul ettiğimiz, kabul ettiğimizin farkında bile olmadığımız, kelimelere dökülmemiş, hiç de zaruri olmayan, bir yığın ön kabulümüz var. “Zamanın ruhu” diye adlandırılabileceğimiz bir kabuller seti… Planck’ın çağdaşları için enerjinin sonsuza kadar bölünebilir olduğu fikri, ancak enerjinin paketler halinde davranabileceği ihtimali dile getirildiğinde farkına vardıkları bir şeydi. Enerjinin sonsuza kadar bölünebileceği fikrini kabul etmişlerdi, istihdam etmişlerdi ama öyle bir fikirleri olduğunun farkında bile değillerdi. O “fikre” bir taarruz gerçekleştiğinde de, o taarruzu yapan Planck dâhil hepsi “olmaz” diye ayak dirediler. Hepimizde var “böyle fikirler”. Hiçbirimiz onların envanterini çıkarmak bir yana, adını bile koyamayız. Ve… Her birimizin alet çantalarında, farklı “fikirler” var. “Bilgi”, o fikirlerin biçimlendirdiği, en azından sınırladığı bir alanda “var oluyor”.

***

Yukarıda söylediklerim, başrolünü Planck’ın oynadığı vaka ile sınırlı değil —neredeyse her gün, her birimiz, kendilerine yaslanarak benzer şeyleri söyleyebileceğimiz yığınla misalle karşılaşıyoruz. Ama Planck vakası, bana öyle geliyor ki, bilginin her daim tamamlanmış görünmesini ve görünmez, hissedilmez bir “hikâye” içinde vücut buluyor olduğunu fark etmemiz için en şık misallerden biri.

Ve yine bana öyle geliyor ki, bilgimizin tabiatı hakkındaki bu tespitler, hem birer birey olarak her birimizin “tutumu” hakkında ve hem de toplumun örgütlenmesi hakkında, birbiriyle ilintili olsalar da farklı şeyler söylüyor. Bilgimizin eksik ve bir dizi varsayım tarafından sınırlanmış olduğunu bilmek, daha az saldırgan olmaya yol açar/açmalı diye düşünüyorum. Ama esas mühimi, toplumun örgütlenmesi hakkında…

Şöyle diyeyim…

Dün Lloyd George hakkında bir şeyler dedim. George orijinal biri değildi, aynı varsayımlar kümesi içinde biçimlenmiş sayısız insandan biriydi. Süleyman Viyana’yı kuşatırken kendileri açısından dünyanın sonunun geldiğini düşünen Avrupalılar, bir nesil sonra dünyaya hükümran olunca, “bu nasıl oldu” diye bir açıklama ihtiyacı hissettiler. Genel olarak kimse, “gittik, dövdük, öldürdük, kazandık” demeyi sevmez —“memleketimin malum kesimi hariç kimse” demek daha doğru herhalde. Aksine, “biz âlemin sırrını ele geçirmiş olduğumuzdan” demek tercih edilir. Avrupalılar tam da bir açıklama ihtiyacıyla kıvranırken, Yunan Klasiklerini “keşfettiler”. “Aha bu” dediler, “biz Yunanlıların torunlarıyız”.

Yani?

Daha Huntington portakalda vitamin değilken, bahse konu olan portakal bile bir marul yaprağında vitamin değilken, medeniyetler çatışması tarif edilmişti. Bir yanda “düşünen”, spekülasyon yapan, demokrasiyi icat eden Yunanlılar ve öte yanda “barbarlar”. George bu kavramlaştırmaya haddinden fazla itibar göstermiş, Doğu Akdeniz’in istikbalini şekillendirecek ve özünde Britanya İmparatorluğu’nun menfaatlerini gözeten politikalarını bu zımni varsayımların üzerine inşa etmişti. Eğer Doğu Akdeniz’e Yunanlılar hâkim olursa… Özü icabı “medeni” bir yer olacaktı bölge. Daha etraflıca analize ihtiyaç yoktu.

İmdi… George yalnız değildi, mesela kabinesindeki Churchill de aynı şekilde düşünüyordu. Dönemin kıta Avrupa’sında da, Britanya’sında da, dünyayı benzer kavramlarla okuyan sayısız insan vardı. Bu kavramlaştırma işe yaramıştı ve… Hep yarayacağı, çünkü zaten “nihai” kavramlaştırma olduğu varsayılıyordu.

Ama aynı Britanya’da, Planck benzeri insanlar da vardı. “O iş öyle değil, bizim Türkleri desteklememiz gerekiyor” diyen. Kimse onlara “vatan haini” filan demedi. Neticede George yapacağını yaptı, yenildi. Diğerlerinin mevcudiyeti sayesinde, yenilen Britanya İmparatorluğu olmadı, Lloyd George ve avenesi oldu. Onlar tarihe havale edildiler ve Britanya yeni bir yol açıp, oradan devam edebildi.

Türkiye’de ise işler öyle yürümüyor malumunuz. Çünkü, “biri ekmek yiyin, öbürü yemeyin diyor, olmaz böyle şey, aranızda anlaşın bir şey söyleyin” diyen biri, Demirtaş’ın akıbetine de, belediye başkanlarının kim olacağına da, faize de, butik arsalara kimin ne dikeceğine de, Fırat’ın doğusuna da karar veriyor. Verir a, dert değil. Ama “şuradan bakarsak öyle görünmüyor” diyen herkes vatan haini olunca… Dert. Malum zat kaybedince, hepimiz kaybetmiş oluyoruz.

Erdoğan’a “tamamlanmış” ve her türlü önyargıdan, varsayımdan azade görünen “bilgi”si, miadını çoktan doldurmuş, günümüzün dünyasına en azından “yer merkezli kozmoloji” kadar yabancı, antika bir bilgi. Ama meselenin o bilginin geçersizliğinden, ölmüşlüğünden kaynaklanmadığını söylemeye çalışıyorum. Esas mesele, alternatif bilginin üretilebilmesini ve sınanmasını imkânsızlaştıran örgütlenme tarzından kaynaklanıyor.