Bir Başka Türlü Bereketsizlik

Memleketin gazetecilerinin önemli bir bölümü, malumunuz, son on yılda işsiz kaldılar. Nispeten gazeteyi andırır şeyleri çıkaran insanlardan söz ediyorum. Onların en seçkinleri arasında yer alan bir grup, bir süredir, İstanbul’da haftalık bir gazete çıkarıyorlar, Oksijen adıyla. Gazeteyi ele aldığımda, yıllarca maruz kaldığım ama uzunca bir süredir mahrum kaldığım lezzeti hatırladım.

Nasıl bir lezzet?

Gazetede yazan çizen, haber olan hemen herkes, sanki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının konserini izlemeye gelmiş gibi. Herkes en şık kıyafetleriyle… En hesaplı haliyle… Ne kadar mükemmel insanlar her biri! Ne kadar ince ince hesaplamışlar her adımlarını, ne dar köprülerden ne maharetle geçmiş, üstlerine başlarına zerre zarar vermeden buraya, bu konser salonuna gelmişler. Sanatsa, İstanbul’da okumaya başlamışlar mesela, ama yetinmemiş Paris’te de derece almışlar. Ekonomiyse mutlaka ABD’den dereceleri var ama o herkeste var. Gazetemizdekiler filanca ve falanca uluslararası kuruluşlarda görev yapmışlar. Eğer hâlâ oralarda değillerse, fedakârlık edip —veya vatan hasretine dayanamayıp— dönmüşler.

Gazeteyi elinizden bırakıp şöyle etrafınıza baktığınızda, mesela masanızın üzerindeki not kâğıtlarından filan utanıyorsunuz. Çünkü hiç şüpheniz yok ki, gazetede bir biçimde karşınıza çıkan şahısların masaları fevkalade tertipli —kıyafetleri, evleri, kariyerleri, şahsiyetleri, cümleleri, seçtikleri kelimeler ve diğer her şeyleri gibi özenli. Terbiyeliler üstelik, mütevazılar. Kendileriyle övünmüyorlar. Onlara neden hayran kalmamız gerektiğini, ya sayfa editöründen veya onunla konuşan kişiden öğreniyoruz.

Her biri nadide insanlar. Her biri dünyanın yekûn dertleriyle dertliler. “Yekûn dertler” dedikse, mesela bu sezon kimin şampiyon olacağı filan gibi avam meseleler değil odaklandıkları mevzular, eğer futbola bakıyorlarsa, her şeye baktıkları gibi yukarıdan, “herkesin kazanacağı düzenler nasıl kurulabilir” perspektifiyle bakıyorlar. Kendinizi, “ulan şu delikanlı —çünkü hepsi de genç, ruhen genç yani— futbolcu olsaydı, Beşiktaş’ta oynasaydı, şimdiye çoktan şampiyonluğumuzu ilan etmiştik” diye yakalıyor ve… Utanıyorsunuz. “Ah ben de meselelere bu kadar yukarıdan, bu kadar kuşatıcı bir biçimde bakabilseydim, böyle cümleler kurabilseydim” diye geçiyor içinizden.

Hoş bir şey mi? Bence hoş. İnsanları kendi hayatlarına çekidüzen vermeye özendiriyordur, ne kötülük olabilir bunda? Gazete zaten sadece mevzu ettiği insanlarla, onlara kurdurduğu cümlelerle inşa etmiyor bahsettiğim algıyı. Sayfa tasarımı, yazı karakterleri, fotoğraf büyüklükleri… Hepsi titizlikle seçilmiş. Fotoğraflar mesela… Kripto paralar hakkında bizi bilgilendiren delikanlı, siyah bisiklet yaka tişörtünün içinden konuşurken, sinema sayfasındaki sanatçı hanımefendi, frapan kıyafetinin içinde, salaş/bohem bir anda yakalanıvermiş kameraya.

Ne kötülük var bunda?

En az iki kötülük var.

Birinci olarak, tamamı kof, muhtevasız bir şeyle karşı karşıyayız. Kripto paralar hususunda herhangi bir şey öğrenmiyoruz mesela. Veya İstanbul’da en iyi balık nerede yenir, öğrenmiyoruz. Veya pandemideki fazla ölümler ne kadar? Nasıl değişiyor? Kimler ölüyor? Filan. Gazetecilik yok yani. Biçimindeki her bir unsur müthiş bir titizlikle kararlaştırılmış olan şeyi çıkaran kadronun gazetecilik diye bildiği şeylerin toplamının içinde haber vermek diye bir şey yok. Bilgi vermek diye bir şey yok. İmamoğlu’nun aslında ne yaptığını, neden öyle yaptığını öğrenme şansımız yok mesela, kafamızda nasıl bir İmamoğlu portresi olması gerektiği önceden tarif edilmiş, onu inşa etmesi beklenen her ayrıntı müthiş bir titizlikle planlanıp gerçekleştirilmiş. İmamoğlu Başkan olunca Belediye Zabıtasında görevli kadın sayısı artmış, buna mukabil zabıtanın vatandaşı tedirgin eden tavrı değişmemiş mi, bunu öğrenme şansınız yok. “Oksijen böyle” diyor değilim. Oksijen böyle de, malum kadroların daha önce, işsiz kalmadan önce çıkardıkları gazeteler de böyleydi. Yıllar sonra elime kâğıda basılmış bir gazete alınca, birden, bütün çıplaklığıyla hatırlayıverdim.

Ama ikinci kötülük daha mühim bence. Gazetenin imrendirdiği, bütün masaların, bütün evlerin tertipli olduğu, bütün kariyerlerin kesintisiz bir çizgi boyunca ilerlediği, bütün kıyafetlerin kusursuz olduğu, ayakkabıların renginin bluza uygun olacak biçimde ihtimamla seçildiği hayatlar, bereketsiz hayatlar.

Zaten eğer gazetede gördüğünüz insanların birini, ikisini tanıyorsanız, hayatlarının hiç de öyle gözümüze sokulduğu gibi olmadığını bilirsiniz. O fotoğraf çekildikten sonra, okkalı bir küfürle sivri topuklu ayakkabılar çıkarılmış, bilekler ovulmuştur mesela. Sonra biçimsiz bir dedikodu başlamıştır. Eve gidilemeyecektir, çünkü ev darmadağındır, şu şıllık hizmetli yine atlatmıştır. Kocasına “işe gidiyorum” deyip fingirdemeye mi gidiyordur bu kadın? Zaten evde ne yapacaksın ki, kızınla sabah yine kavga ettin ve akşama muhtemelen gelmeyecek. Şuradaki delikanlı kim? Kimin nesi? Yakışıklıymış da… Filan. Böyle anlatılınca, gerçek hayatlar birden renklendi, bereketlendi. Buradan neler neler üretilebilir. Ama okuyucuya sokuşturulan hayatların gerçeklikle alakası yok, budaksız, cilalı hayatlar onlar. Okuyucunun imrenmesi sağlanan hayatlar, berbat hayatlar, bereketsiz hayatlar.

Gazete bize, ön cephesi ihtimamla tasarlanmış, içeri çağıran ama kapıdaki görevlinin içeri girmemize izin vermediği bir restoranı tarif ediyor. İçeri girebilsek, mutfağın hiç de zannettiğimiz —zannetmemiz istediği— gibi bir yer olmadığını, masa örtülerinin pek de mobilyayla uyumlu olmadığını, imkânların neredeyse tamamı vitrine harcandığından içerisinin pek de bir şeye benzetilemediğini göreceğiz. Giremiyoruz. Özenip kendimize çekidüzen vermeye kalktığımızda… Olanca kaynaklarımız vitrini düzenlerken tükeniyor. Bu yüzden kötülük yapmış oluyor gazete bize…

Başka türlüsü mümkün.

Gençken, hayatımda ilk defa Sığacık’a gittiğimde, köyün o dar ve deniz kokulu sokaklarında dolaşırken, hazdan başım dönmüştü. Derme çatma evlerin hepsinin pencerelerinde, teneke kutulara ekilmiş rengârenk çiçekler vardı. Yaz olduğu için ardına kadar açık sokak kapılarına asılmış rengârenk perdeler, hafif rüzgârla dans ediyorlardı. Evler usturuplu renklerle badanalanmışlardı. Öyle hayran hayran bakınırken, evlerin birinden bir kadın çıktı. Bize baktı, orada ne işimiz olduğunu anlayamadı. Bir süre tereddüt geçirdikten sonra sıcak şivesiyle “birini mi arıyorsunuz” diye sordu. Öyle geziyor olduğumuzu, sokağa, sokaklara hayran kaldığımızı filan söyleyince şaşırdı. Ne vardı hayran kalınacak, anlamamıştı. Ama hoşuna gitmişti besbelli. İçimizden biri “bir su içebilir miyiz” diye sorunca utandı. “Ay siz susamışsınızdır, nasıl akıl edemedim, çayım da var” dedi bizi eve aldı. Evin içi de dışı gibiydi. Her bir unsur bir diğerine uysun filan diye çaba harcanmış değilse de, her biri sıcak, sevimliydi. Evin içinden geçtik ve arkadaki avluya çıktık. Kadın bize çay ikram etti. İçtik. Çıktığımızda sarhoştuk. Çaydan değil ama yaşamaktan…

Zavallı kafam başka türlü çalışmıyor ne yazık ki. Oksijen’i okurken aldığım kekremsi tadın adını koyabilmek için, hatıraların ve bilgilerin arasında dolaşıp kontrastını arıyor. Bulduğu kontrast o Sığacık sabahı oldu. O avlu, o ev, o sokak, o köy bereketli bir yerdi. Hanidir değil. Oksijen gibi şeylerin okurları, evlerine, kıyafetlerine, cümlelerine benzettiler Sığacık’ı. Benim/bizim gibiydiler, Sığacık’ı gördüklerinde çarpılmışlar, mest olmuşlardı. Bu yüzden gittiler, yerleştiler Sığacık’a. Sonra da pencerelerdeki teneke kutuların yerine nadide toprak saksılar aldılar, perdelerin renklerine uygun çiçekler seçtiler. Derken… Sığacık’ı öldürdüler. Yani Sığacık öldü.

Bütün bunlar olur. Başka yerlerde de oluyor. Bütün bunlara katlanmak o kadar da zor gelmiyor bana. Sığacık’ı o köyü yapan köylünün elinden alıp öldürenler, sonra da “ay bu millet adam olmaz vallahi, Californialarda okuyup geldik millete bir faydamız olsun diye ama bu milletle olacak iş değil” filan diye ezberleri tekrarlayıp gazetelerde boy göstermiyorlar mı, bütün cinler tepeme sıçrıyor.

Etiketler:, ,