Cadılar ve Rönesans

Önceki gün Ümit Kıvanç’tan yaptığım alıntıda şöyle bir cümle vardı: “Ulan, sen bir yandan Rönesans’lara kalkışırken öbür tarafta cadı avlayan bir şuursuzsun!” Aynı cümleyi şöyle kurmayı deneyelim: “[Buraya uygun bir hitabı siz bulacaksınız], sen bir yandan cadı avlarken öbür tarafta Rönesans’lara kalkışan bir [buraya uygun sıfatı bulmayı da size bırakıyorum]!.”
Gördüğünüz gibi, iki cümlenin muhtevası da aynı. Ancak ikinci cümlede muhtemelen “ulan” yerine çok daha saygılı bir hitap seçmek zorunda hissedeceksiniz kendinizi, “şuursuzsun” yerine ise hayranlık ifade eden bir sıfat.
İşaret etmek istediğim husus şu: Olgular kendi başlarına hiçlikten az fazla şeyler. Mana, olguların arasından istediklerini seçen, seçtiği olguları keyfine göre dizen ve dizdiği olguların arasında kalan boşlukları kendi değer yargılarından müteşekkil harçla dolduran öznede. Mana cadı avında ve/veya Rönesans’ta değil yani, Ümit Kıvanç’ta… Ve bende… Ve sizde…
Bunun farkında olarak, yine de olgulara müracaat edelim.
Kitap yanımda olmadığından hatırladıklarımı kontrol edemedim ama hatırladığım kadarıyla Marvin Harris Cows, Pigs, Wars and Witches’in ilgili bölümünde, cadı avının kaynağı olarak şöyle bir açıklama geliştirmişti: Avrupa’da işler uzun süredir yolunda gitmiyordu. 13. Yüzyıl civarında iyice rayından çıktı ve sıklıkla köylü isyanları baş göstermeye başladı. İsyanların hedefinde —tabii olarak— senyörler ve Kilise vardı. Bu süreçte oradan buradan, kendisini Mesih ilan eden birileri çıkmaya başlamıştı. Yani sadece bildikleri/yaşadıkları dünyanın sonunun değil, “dünyanın sonunun” geldiğine inanmaya pek teşne olduğu görülüyordu Avrupalıların. Hedefe yerleştirilmiş olan aristokrasi ve Kilise, cadı avını “icat ederek”, yolunda gitmeyen işlerin mesuliyetini yeryüzünden gökyüzüne taşıdılar. Kendi iktidarlarını, hedefe Şeytanı yerleştirerek, muhafaza ettiler.
Önce bir tespit: Sözü edilen yüzlerce yıllık dönemde cadı avlarında infaz edilenlerin sayısı 12 000 civarında tahmin ediliyor. O dönemin içindeki kısa bir periyotta gerçekleşen “Otuz Yıl Savaşları”nda, cephe gerisinde açlıktan ve hastalıktan ölenler de dâhil, sekiz milyon kişinin öldüğü hesaba katılırsa, fevkalade masum bir hadise ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.
E, evet, haksız yere öldürülen bir tek kişi bile fazladır. Ancak insan hayatının son derece ucuz olduğu dönemlerden bahsediyoruz. Eğer insan hayatının ta o dönemlerde bile o kadar ucuz olmasına isyan edeceksek, ben varım. Ama insanın sadece nefes alıp veren bir organizmadan ibaret olmadığını, kendi kararlarını vermeyi tercih eden bir özne olduğunu da kabul etmeniz kaydıyla. Yani o dönemlerde cadı olmadığını ispat edemediği için haksız yere infaz edilmiş bir kadına ağlarken, bugün kendi kararlarını veremediği için abuk sabuk işler yapan insanları aşağılamamak kaydıyla.
Meselemiz —eğer Ümit Kıvanç bunları okusa o da işaret edecektir ki— kaç kişinin öldüğü filan değil. Meselemiz, insan denen canlının, cadılar filan gibi zırvalara inanabiliyor ve aralarından birilerini böyle saçma suçlamalarla öldürebiliyor olması. İnsan, ne kadar zavallı ve vahşi!
Devam etmeden işaret edeyim, cadı avlarıyla teskin edilmeden önce gerçekleştirdikleri isyanların herhangi birinde, köylüler, genellikle on binler halinde telef ediliyorlardı muktedirler tarafından. Yani cadı avını icat edenler tarafından.
Ne anlıyoruz?
Siz ne anlıyorsunuz bilmem ama ben şunu anlıyorum: Bir tarafta nüfusun sadece yüzde biri mertebesinde olan birileri, olağanüstü kalabalıklarla karşı karşıya kaldıklarında, onları sinek gibi öldürebilecek güce sahiplerdi. Yani pek küçük bir azınlık, olağanüstü kalabalık çoğunluğa istediğini yapabilecek kadar güçlüydü, tarafların güç dengesizlikleri bu kadar muazzamdı. “Hepinizi yok edebiliriz, gelin siz bizim söylediğimiz yalana itibar edin, sakinleşin, mevzuu daha insani bir biçimde çözelim” teklifi, bu muazzam dengesizlik sebebiyle karşılık buldu.
Senyörleri ve/veya Kiliseyi makul ve makbul özneler olarak görüyor değilim, illa ki belirtmek gerekiyor. Cadı avını masumlaştırmak filan gibi bir derdim de yok. Ama muktedirlerin stratejisi, hiç değilse, masum ve mazlum köylülerin bire kadar kırılmalarına mani oldu. Yine de içimiz kıyılıyor. Neden? O mazlum köylüler haklarını alamadılar. Haklarını? Yani iktidara ortak olamadılar, kendileri hakkındaki kararları başkalarının verdiği düzen sürdü. O köylülerin yanında, cadı avları ile onları saçma hedeflere yönlendiren muktedirlerin karşısında isek, bugün neden öyle olmayalım? (Kıvanç diyecektir ki “ben onların yanındayım” ve haklı görünecektir. Ama haklı olmayacak, çünkü o topyekûn insan olan herkesin karşısında. Sırtlanlar mesela, ona daha makbul görünüyor.)
Neticede kaderlerine isyan eden köylüler, öyle Mesihlerin peşinden sürüklenip on binler halinde ölmeye gitmekten vazgeçtiler. Hayatta kaldılar. Bir defada sırtlarını yere getiremedikleri senyörleri ve Kiliseyi adım adım gerilettiler. Yüzlerce yıl boyunca ve istikrarlı olarak. O köylülerin torunlarının torunları, dedelerinin hayal bile edemeyeceği kadar kendi kaderlerine hükmedebilir hale geldiler. Gazeteler çıkarıyor, fabrikalar kuruyor, okullarda profesörlük yapıyor, filmler çekiyorlar, filan.
Mesele böyle okunduğunda güzel. Yani ben güzel buluyorum kendi hesabıma. Lakin madalyonun bir biçimsiz tarafı da var. Kendi kaderine hükmedebilir hale gelenler, henüz gelememiş olanların kaderine de hükmetmeye çalışıyorlar. Bugünkü kavga, onlar ile geride kalanlar arasındaki kavgadır.
Trumplar ve Erdoğanlardan öncesi var. On yıllar boyunca, işleri yolunda gitmeyenlere, Soğuk Savaş boyunca öteki taraf şeytan olarak satıldı. Batılılara Müslümanlar ve diğer geri kalmış ahali, geri kalmışlara Batı şeytan olarak satıldı. Mütemadiyen “arkamızda durun, işleri yoluna koyacağız” dendi yığınlara. Yığınlar fabrikalarda kan terlediler, madenlerde kömür soludular. “Kapitalizm hepinizi kurtaracak” hikâyelerine “sosyalizm sizi kurtaracak” hikâyeleri eklendi.
Bir bakıma iyi oldu. Bire kadar kırılmadan bugünlere geldiler. Diploma sahibi olacak kadar, etrafta neler olup bittiğine bakmak için gereken boş vakte sahip olacak kadar yaşadılar.
Ve…
Bütün kurtuluş reçetelerinin iptal edildiğini gördüler. Yol, gele gele, “bu milletten adam olmaz kardeşim” durağına ulaştı. Evet, dünyanın hemen her yerinde, “görüyor musunuz bakın, bizim oy verdiğimiz partilere oy verilmeyen yerlerde cahiller ikamet ediyor, işte bu yüzden işler yolunda gitmiyor” masalları anlatılıyor. Soğuk Savaş bittiğinden beri.
Yani?
Altta kalanlara “siz bizim size dediklerimizi yapın, gerisini merak etmeyin, halledeceğiz” demiş durmuş olanlar, “altta kalmış olmanız sizin yüzünüzden, bakın biz altta kaldık mı” demeye başladılar.
Meselelerden bir mesele şu ki, günümüzün muktedirleri (yani medya, siyasi elitler, entelektüeller ve saire) ile o muktedirlerin yanında saf tutanlar (yani üst-orta sınıflar), 13. Yüzyılın muktedirleri kadar güçlü değil, geride bırakılmış olanlar da o dönemin köylüleri kadar güçsüz değil. Yine de masal anlatma kabiliyeti bir tarafın tekelinde. Öteki taraf ise artık masal dinlemeye hevesli değil. Ne yapacağınızı henüz kararlaştırmamış iseniz, bu maddi şartları dikkate almanızda fayda var.
Bitirmeden işaret edeyim, insan denen tür zeki bir tür. Ama zekâ, en zeki insan tekinin bile herhangi bir problemi bile bir başına ele alıp çözmesini sağlayacak bir enstrüman değil. İnsanı başarılı kılan, zekâsını işe yarar bir şey haline getiren, diğer insanlar. İnsanın diğer insanlarla birlikte organize olabilmesi için şeytanlar, cadılar ve sair masallar bile iş görebilir. İnsan bir başına iken ne kadar yetersiz olduğunu hissettiğinde, en saçma şeye bile inanmış gibi —yani çok akıllıca, çok zekice— davranabilir. Kalabalığın içinden bir tek insanı çekip çıkarıp sorgulayarak, filanca yerde ne kadar ahmakça tercihler yaptığını deşifre ederek insan türünü yargılamak… En az şeytanlara inanıp köyün kadınlarının birinin cadı olduğu ihbarını yapmak kadar ahmakça. En az o kadar ahmakça. Muhtemelen çok daha ahmakça.