Diktatörlük Mevzuu

İtalya Başbakanı Erdoğan için “diktatör” demiş, Cumhurbaşkanlığı şeylerinden biri de mealen “diktatör görmek istiyorsanız tarihinize bakın” diye şey etmiş —“laf etmiş” desem laf değil, “akıl vermiş” desem akıl yok ortada. Bir yerlerden cevap gecikmemiş, “kendi diktatörlerimizi tarih kitaplarında okuyoruz, sizinkini ise haber bültenlerinde seyrediyoruz” diye…

Diktatör mevzuuna dönmeden…

Norveç Başbakanı yaş gününde Covid-19 tedbirlerini ihlal etmiş, kendisine ceza kesilmiş. Benim de bulunduğum ortamlardan birinde de paylaşıldı ilgili video. Aradan biri çıktı, “Fatih’i yargılayan kadıyı da hatırlatsaydınız” babından sitem etti. Ciddiye alınacak biri olsa “o muhayyel kadıyı tarih kitaplarından okuyorsun ama elin Başbakanını haber bültenlerinde izliyorsun” diyecektim. Etraftakiler sahiden öyle bir kadının olup olmadığı mevzuuna daldı —halimiz sahiden acıklı.

Sahiden öyle bir kadı olmasa ne olur? Demek ki sosyal muhayyile, Fatih gibi astığı astık, kestiği kestik bir despotun bile bir kadı karşısında herkese eşit olmasında bir kıymet görüyormuş ki böyle bir mesel uydurmuş. Az şey mi!

Demek ki neymiş? Elin gerçekleştirdiğini ağzımız sulanarak takip ederken, karşısına koyabildiğimiz şey tarih kitaplarında kalmış. Âlemin tarih kitaplarının utanç sayfalarını da günümüzde kararlılıkla gerçekleştiriyoruz. Helal olsun bize…

Şimdi dönelim diktatörlük mevzuuna…

Diktatörlük, bir Batı imalatı. Doğu’da diktatör olmadı, olmaz. Doğu’da despot olur, oldu. Franco, Mussolini, Hitler birer diktatördü, öncekileri pas geçip çağdaş olanlara gelirsek Saddam, Kaddafi, Mübarek, Esad birer despot idiler. Despotluğu tesis etmenin ve sürdürmenin artık bir hayli zorlaştığı bir çağda, Batı’nın desteğiyle ayakta kalabildiler, toplumsal rızayla değil. Bu tür tespitleri yapmamın sebebi de “batı kötü, biz daha az kötüyüz” filan demek değil. Aradaki farkı anlarsak, belki halimizi daha iyi teşhis edebiliriz. İçinde yaşadığımız şartlar Ortadoğulu olmamızdan, kültürden, sosyolojiden filan kaynaklanmıyor, Batılı Aydınlanmacı bir kavrayışın yaygınlaşmış olmasının bir tezahürü. Aynı kavrayışın yaygınlaşması doğru dürüst bir demokrasiye de yol açabilirdi, şimdi maruz kaldığımız hale yol açtı.

Neden?

Çünkü memleketin seçkinleri diktatörlük —yani bir merkezde yeterince güçlü bir öznenin toplumu peşinden sürükleyip felaha erdirmesi— hayaliyle yaşıyorlar. Aydınlanmacı akılları başka türlüsüne bir türlü basmıyor. Koreograf olmadan koreografini olabileceğine basmıyor. Kendi akıl yürütmelerinin berbat tezahürlerini de milletin kültürüne fatura ediyorlar. Memleketin insanına koreograflardan bir koreograf seçmek dayatılınca… Eşiniliyor tarihin içinde. Kimi Fatih’in kadısını, kimi Atatürk’ün Batı’ya filanca meydan okumasını filan, artık ne bulursa…

***

Memleket hanidir tarihte mahsur kalmış halde. Öyle olunca, siyaset sahnesinde zombi rolünü üstlenmiş olan —bizatihi mevcudiyetiyle tarihi günümüzde temsil eden— şeyin de zamanında neler söylemiş olduğunu hatırlatmak muhalefet sayılıyor. Neymiş, 104 emekli Amirale şöyle çıkışmış ama zamanında kendisi generallere şöyle mektup yollamış. Şimdi İtalya Başbakanına ayar veriyormuş ama zamanında kendisi Erdoğan’a “diktatör” demiş. Ve saire…

Adam zaten matah bir şey değildi. Artık kimin memuruysa, bir koltuğu işgal etmekle görevlendirilmiş bir vasıfsız şeydi. Lafını lafa saya saya getirildiği halde, hatırlatılmasa tuvalete gitmesi gerektiğini bile akıl edebileceği şüpheliyken, ona buna “şöyle yap” demeye yetkisi olduğunu vehmetmeye başladı. Kılıçdaroğlu şöyle yapsınmış, İmamoğlu böyle yapsınmış, filan. Biri de çıkıp demiyor ki, “sana mı soracağız ulan”. “Ama sen şöyle demiştin”lerden muhalefet imal etmeye çalışıyorlar.

Sonra?

Ahalide iş yok.