Erdoğan, Ümmeti Bölme!

Hayatın her alanında ama özellikle siyasette, kısa gelen tedbir, hiç tedbir alınmamasından daha kötü neticeler doğurur.

Hakkını yemeyelim, Erdoğan’ın hiçbir vakit kısa tedbir gibi bir problemi olmadı. Aksine, mütemadiyen, hovardaca davrandı, lüzumundan çok daha uzun tedbirler aldı. Korkuysa mesela, hep gerektiğinden çok insanı, gerektiğinden çok korkutmayı tercih etti. Mükâfatsa yine, hep gerektiğinden çok insana gerektiğinden çok mükâfat saçtı. Filan.

Akıllıca görünüyor. Ama değil. Çünkü bu defa da korkular hızla aşındı, mükâfatlar hızla değersizleşti. Daha çok korkutmak, yepyeni mükâfatlar icat etmek –bakan yardımcılıkları, yüksek istişare kurulları gibi– gerekti. E evet, yüz küsur yıldır toplumu ikiye bölen fay hattında ziyadesiyle enerji birikmişti ama ziyadesiyle olması sonsuz olduğu manasına gelmiyor.

Neticede Babacan’ın parti kurmasının önüne geçilemeyeceği ayan olunca, “ümmeti bölme” demek gerekiyor işte. Pekala küçük sayılabilecek bir yarayı sarmak için, koskoca çarşafı kullanmak… Kasımpaşa’nın arka sokaklarında büyüyüp hovardalığa imrenmek, sonra devleti eline geçirince de devlet imkânlarından hovardalık yapmak iyi ama hazine de tükeniyor neticede…

Babacan’ın akıbeti nice olur, tahmin etmek müşkül. AKP’de, bildiğim kadarıyla, davayla, ümmetin kaderiyle irtibatı olan kimse kalmadı. Tamamı, kaderini bütünüyle Erdoğan’a teslim etmiş kullar. Onların arasından birilerini devşirebilir mi Babacan? Eğer Babacan’ın partisinin Erdoğan’ın partisinden bayrağı devralacağına inanırlarsa, evet, öyleleri çıkar. Erdoğan’ın partisinde kalırlarsa önümüzdeki seçimde seçilemeyeceklerini düşünüp, Babacan’ın partisinden seçilme şansını daha yüksek görenlerin bir bölümü, gemiyi terk edebilir –bir bölümü o şartlarda bile terk etmez, bir bölümü ise terk edemez.

O halde soruyu şöyle sormak gerekiyor: Muvazzaf mebusların arasında “Erdoğan’ın yanında kalırsam bir daha seçilemem ama Babacan’ın yanına geçersem ihtimal artar” diyecek kaç kişi çıkar? Onları kendi içinde tasnif etmek işi sonra…

Bana kalırsa Erdoğan kulağının üstüne yatsa, öyle ümmet mümmet lafları etmese, Babacan’ın vereceği hasarı kolaylıkla telafi edebilirdi, çünkü sadece sadakatlerine bakarak seçtiği kullarının neredeyse hiçbiri alarma geçmezdi. Ama şimdi, onların herhangi birinin yerine ben olsam… Aklıma fena şeyler düşer, “ne oluyoruz ya” diye düşünmeye başlardım.

Böyle olur.

Balonu yere bağlayan ip koptu mu, önce bir huzur, bir neşe, bir coşku… Her şeye şöyle yukarıdan bakma hissi. Büyüklük, çok büyüklük, daha büyüklük… Şöyle her şey uzakta, küçücük. Sonra… İşte 31 Mart seçim sonuçlarını beğenmezsin, hiç yoktan bir hezimet yaratırsın kendine. Sonra şurada küçücük bir deliği yamamak için ümmet çarşafından küçüğünü bulamazsın. Ölçekler kaydı mıydı, çaresi yok.

Demiyorum ki Erdoğan döneminin sonu gelmiştir. “Bu gemi, gövdesinde açılan bu delikle suyun üzerinde kalamaz” demiyorum. Beni bilen biliyor, bu geminin zaten çoktan batmış olduğunu iddia edip duruyorum. Mesele şu ki, Türkiye siyasetinde zaten yüzen gemi yok. Mevcut batıkların içinde yine en haşmetlisi olarak Erdoğan ve kulları kalabilir mi? Bence mümkün. Erdoğan marifetli olduğundan değil, diğerleri kendi gemilerini yüzdüremediklerinden olur olursa. Bugüne kadar olduğu gibi…

Neyse…

Erdoğan ahaliyi millet ve ümmet olarak ikiye böldüydü. Şimdi de kendisinin ümmet dediği şeyi kendisinin ümmeti ve diğerleri diye ikiye bölüyor. Öyle olur.