Erdoğan ve Kongresi

Yıllar öncesinden beri, neden ve niçin soru zamirlerinin birbirlerinden farklı olduklarından yola çıkan birkaç yazı yazdım. Bu iki zarfın arasındaki farkı önemsiyorum.
Mehmet Y. Yılmaz, Erdoğan’ın bize reva gördüğü muamelelerin sebebini araştırırken “Erdoğan bunu niye yaptı” diye sormuş. Eh, aynı şeyi soruyormuş gibi görünen bir başka zamir. Ama benim kafamdaki tasnifi çok da değiştirmedi.
Bir de şöyle deneyeyim: Bir insanın bir işi niçin yaptığını sorduğumuzda onun ideolojisini, neden yaptığını sorduğumuzda ise psikolojisini araştırıyoruz denebilir. Her insan akış halinde olan bir nehir. Diyelim Avanos’ta yaşayan bir delikanlısınız, üniversite diplomanıza rağmen bir iş bulamamışsınız, babanızdan harçlık almaktan usanmışsınız. Kız arkadaşınız da sizi terk etmiş. Hayatın anlamını kaybetmiş bir halde, Kızılırmak kıyısında bir kafede oturmuşsunuz. Su mütemadiyen akıp duruyor önünüzden, batıya doğru. Kendi yılgınlığınız ve anlamsızlığınız, nehrin kararlı ve biteviye akışına dakikalarca bakınca iyice büyümüş. “Ne akıp duruyorsun lan” diye geçiyor içinizden, “nereye varacaksın?”
Bu soru saçma. Çünkü önünüzden geçen su nereye varacağını bilmiyor. Esasen bir yere varmak gibi bir derdi yok. O akıyor. Çünkü… Eğim var. Akışın nedeni var yani, niçini yok.
Mehmet Y. Yılmaz, Erdoğan’ın bir amacı olduğunu, bir yere varmak istediğini söyledikten sonra dün şöyle yapmışken bugün aksini yapmasını pragmatik olmakla filan açıklıyor. Yok öyle şey. Erdoğan’ın bir ideolojisi olmadığını iddia etmiyorum. Ama yapıp ettiklerini anlamak için ideolojisi hiç de uygun bir cetvel değil, psikolojisine bakmak gerekir. Yaptıklarını filanca hedefe ulaşmak için yapmıyor. Bir şeyler yapması gerek, akması… Topografyaya uygun bir biçimde istikamet değiştirdi, şimdi onu bile yapamıyor.
Psikolojiden anladığımı iddia edecek değilim. Ama Erdoğan’ın şartlarına benzer şartlarda yaşayan birkaç insan tanıdım.
Erdoğan yalnız. Yola birlikte çıktığı insanları birer birer nallamış. Etrafında kimseyi bırakmamış. Kime ne fenalık yaptığını biliyor. Kendisinin bildiğini herkesin bildiğini varsayıyor mesela. Diyelim Şener’e, Gül’e, Arınç’a yaptıklarını, yanına yanaşan herkesin, onun bildiği kadar bildiğini zannediyor. Dolayısıyla yanına yanaşanlar “Gül’e yaptığını bana haydi haydi yapabilir” diye düşünecekler, Erdoğan’a güvenmeyecekler. Demek ki Erdoğan’ı dolandıracaklar. Etrafınızdaki herkese böyle bakıyor olduğunuzu tahayyül edin bir an. Erdoğan yaptıklarını öyle bir insan olarak yapıyor.
Erdoğan yalnız. Yalnızlığın bir başka boyutu da şu: Etrafınızdaki herkes, sizin inşa ettiğiniz apartmanda bir oda kapmak için yanınıza geliyor. Öyle düşünüyorsunuz. Her şeyi siz yapmışsınız, durmadan yeniden yapmak zorundasınız üstelik. Çünkü yaptığınızı yıkmak isteyen çok kişi var. Yani sizin dışınızdaki herkes ya düşman veya asalak. Uzaktakiler düşman, yakındakiler asalak. İnsanları böyle gördüğünüzü düşünün, ne yapardınız?
Erdoğan muazzam bir güç biriktirmiş. Sizden çok güçlü. Siz bir çakıl taşını yerinden oynatabilecek gücü olmayan bir akıntısınız, olsa olsa saman çöplerini sürükleyebiliyorsunuz. Erdoğan ise içine bir öküz düşse, rahatlıkla sürükleyebilecek kudrete sahip olan bir nehir. Ama yola çıktığında o da ancak bir saman çöpünü sürükleyebiliyordu. Siz hatırlamıyorsunuz o Erdoğan’ı ama o unutmuyor. Şimdi bir öküzü sürükleyebilmek kâfi değil, ya az ileride yoluna bir kaya çıkarsa? Yol boyunca hep dünden daha güçlü olabildiği için o Erdoğan, siz ise sizsiniz. Demek ki bugün dünden daha güçlü olmak zorunda. Siz çok güçlü bir adam görebilirsiniz ona baktığınızda, o zayıflıkları olan birini görüyor aynaya bakınca.
Bütün bu saydıklarımdan ve saymadıklarımdan daha elim ve daha vahim olmak üzere, Erdoğan neler olup bitiyor olduğunu bilmiyor. Yanına biri geliyor “Biden şöyle yapacak” diyor mesela, sanki Biden’la doğrudan teması varmış gibi, sonra bir başkası geliyor “Biden öyle yapamaz” diyor, elinde tuttuğu yüklü bir dosyayı delil gösterip bırakıp gidiyor. Size mütemadiyen, her konuda, böyle malumat gelmiyor, Daha az malumat —paradoksal gibi görünecek ama— daha çok ve daha güvenilir bilgi demek. Çünkü malumat gibi görünen o çokluğun önemli bir bölümü malumat değil, yanlış, en azından münasebetsiz. Ama hangisinin yanlış, hangisinin münasebetsiz olduğunu bilmiyorsunuz. Mevzu ile münasebeti olup olmadığını ayırt edemeyeceğiniz sayısız malumatın bombardımanı altında bir süre yaşadıktan sonra, artık radarlarınız devre dışı kalır. Radarlarınız devre dışı kaldığında da, gerçeklikle bağınız kopar.
Gücün temerküz etmemesini elzem kılan husus, Erdoğan gibi oyuncuların devrelerinin yanmamasını sağlamak değil, o devreler her halükarda yanar. Mesele, devreleri yanmış ama her birinin devreleri başka biçimlerde yanmış muhtelif oyuncularn birbirini dengeleyebilmesini sağlamakta. Memleketin kaderinin bir tek şahsın psikolojisine iliştirilmesi imkânsızlaşır, gücün temerküzü önlendiğinde.
Ama görüldüğü gibi, gücün temerküzünün yol açtığı problemlerden başka bir problem kaynağımız daha var. Hâlâ ve ısrarla, Erdoğan’ın yapıp ettiklerini psikolojisiyle değil de ideolojisiyle açıklamaya çalışan bir zümrenin de taarruzu altındayız. Bizi bölüp parçalayan Erdoğan değil, Erdoğan’ı bahane edip, yapıp ettiklerini ideolojisine eklemleyip, bu hali toplumun bir bölümünü aşağılama fırsatı olarak gören zümre bölüyor bizi. Çünkü zaten onlar bölmüşler, kendileri var —pek akıllı, pek bilgili ve pek vicdanlı— bir de onlar gibi olmayanlar.
Meselenin bölünmekten de fazlası var. Erdoğan’ın yapıp ettiklerini ideolojisine endeksleyince, sanki ta başında bugünkü safhada neler yapacağını planlamış, adım adım denize doğru yol alan bir müthiş irade tarif etmek gerekiyor. E yani, öyle bir tasarım kabiliyetine, gücüne sahip ve bunca yıl adım adım her bir mevzii ele geçirmiş bir oyuncuyla nasıl rekabet edilebilir? Edilemez. Ört ki ölem.
Erdoğan, parti görünümlü şeyinin kongresini yaptı. Kongre görünümlü şeyini… Ortada parti yoktu, kongre diye bir şey de olmadı haliyle. Bindirilmiş kıtaların kalabalıklığından başka bir hususiyeti olmayan bir soytarılık. Bir haftadır “az sonra” nidalarıyla pazarlanan dağ, fare doğurdu. Erdoğan’ı bile heyecanlandırmayan bir şeyden söz ediyoruz.
Erdoğan topografyayı düzledi, eğim filan kalmadı. Akamıyor Erdoğan. Akamadığını kendisi biliyor, peşine takılmış olanlar hissediyor. Bu yüzden “orda bir deniz var uzakta” makamından, 2071 filan daha sık dile getiriliyor, ideoloji pompalanıyor. İdeoloji, yani niçin, akıp duran bir öznenin koordinatlarını tespit etmek için işe yarar, akmasını sağlamak için değil. Akmasını sağlayamaz. Akabilmesi için enerjisi olacak, eğim olacak. Neden olacak yani. Nedeni kalmamış, posası çıkmış bir özne var karşımızda hanidir ve güya ona muhalif olanlar, bize hâlâ ve ısrarla masal okuyorlar.
Nedeni yok artık Erdoğan’ın ama gücü var. Her zamankinden daha çok gücü… Sırf bu yüzden bile, ideolojisi hakkında ahkâm kesip durmayı bırakıp, şahsının psikolojisine yoğunlaşmak gerekiyor. O güç çünkü, her birimizin başını fena halde derde sokmaya kâfi.