Erkeklerin ve Uzmanların Acıklı Halleri

Mekanik denklemlerindeki kuvvet (F) yerine voltajı (V), mesafe (x) yerine yükü (q), hız (v) yerine akımı (i) ve diğer değişkenler yerine de uygun muadillerini koyarsanız, elektrik sistemlerine ait denklemleri kusursuzca elde edersiniz. Yani sistemlerin birini layıkıyla biliyorsanız, farklı sistemler arasındaki analojilere de vakıfsanız, o farklı sistemler hakkında da ahkâm kesebilirsiniz.
1978 güzünde “mekaniği biliyorsam elektriği de biliyor sayılabileceğimi” öğrenmek, dünyamı değiştirdi. Bu bilgiyi büyüleyici bulmamda iflah olmaz tembelliğimin ne kadar hissesi vardı, bilemem. Ama her şeyin teorisine giden yolu bulmuşum gibi gelmişti. Fizikçiler o tarihlerde her şeyin teorisi terimini icat etmişler miydi, bir fikrim yok. Lakin Aydınlanma aklının sınırlarına kadar zorlanması durumunda, bir yerlerde her kapıyı açacak bir maymuncuk olduğuna inanmak şarttı. Ben de mümin bir Aydınlanmacıydım.
E, başkaları da Aydınlanmacı idiler ama o aklı sınırlarına kadar zorlamıyorlardı. Çünkü vasıfları o kadardı. Mümin idiler ama peygamber olmaya talip değildiler yani. Ben ise peygamber olmak için her türlü vasfa sahip olduğumdan emindim. Sistem Bilimleri (Sytems Science) ile aramdaki fırtınalı aşk öyle başladı. (“Aramızdaki” yerine “aramdaki” demem dikkat çekmiş olabilir. Sistem Bilimlerinin benim aşkımdan haberi olduğundan şüpheliyim.)
“Mekaniği biliyorsak elektriği de biliyor sayılabileceğimiz” bilgisinin kaçınılmaz yan ürünlerinden biri, tahmin edilebileceği gibi, uzmanlığa duyulan saygının erozyonu olur. Uzmanlık, mesela birilerinin mekaniği başkalarının elektriği dibine kadar öğrenmesi ve önlerine gelen meseleleri “bu benim alanıma giriyor, bu girmiyor” diye tasnif etmesi, her iki sistemi birbirine bağlayan daha derindeki ilişkilerin araştırılmasını, öğrenilmesini de güçleştirir. Ama işte görülüyor ki, ikisinin (ve daha birçoklarının) arasında böyle derinde yatan bir “benzerlik” var. Aynı aileden gelme hali… Siz ailenin büyük kızı, başkası da küçük oğlu hakkında uzman olmak için kendinizi harap ederken, ikisinin kardeş olduğu bilgisini ihmal etmeniz yüzünden sayısız bilgi ufkun dışında kalır. Sadece ufkun dışında kalmakla kalmaz, uzmanlığa duyduğunuz saygı ve kendi uzmanlığınızın saygı görmesi için duyduğunuz ihtiyaç yüzünden, o “aynı aileye mensup olma” bilgisinin bilinmemesini de talep edersiniz. Öğrenilmemesini…
***
Bregman’ın —Çoğu İnsan İyidir kitabında— hedefe yerleştirdiği, insanların özünde kötü olduklarına delil olarak gösterilen bilimsel görünümlü aforizmalardan biri de Zimbardo’nun hapishane deneyi idi. Kitabı okurken Zimbardo ve deneyi hakkında çok sayıda Google araması yapmıştım. Son dönemde ise YouTube’da TED konuşmaları izleme frekansım biraz yükseldi. YouTube, biliyorsunuz, geçmiş izlemelerinizden yola çıkarak size önerilerde bulunuyor. İşime karışılmasını, hele bir yapay akıl tarafından karışılmasını hiç sevmediğimden, YouTube’un önerilerine pek itibar etmiyorum. Ama geçen gün, “yuh, bu da mı gol değil” diyerek bana Zimbardo’nun TED konuşmalarından birini gösterdi. Yine iplemezdim belki ama başlık kışkırtıcıydı: Erkekler Neden Kaybediyor?
Erkeklerin içler acısı haline dikkatimi, sekiz, on yıl kadar önce Ferruh çekmişti. Hakkında birkaç şey yazmış, birkaç şey söylemiştim. Yazıp söylediklerim, gözlem yaparak ve o gözlemler üzerine düşünerek harcadığım mesainin yanında çok küçük kalıyor. Yani meseleyi kafamda evirip çevirmeyi sürdürüyorum. Dolayısıyla YouTube’un gözüme soktuğu videoya bigâne kalamadım. O da beni bir başka TED konuşmasına, Gary Wilson’un Büyük Porno Deneyi adlı videosuna yönlendirdi.
Ne öğrendim? İnternet pornosu geleneksel pornodan yapısal olarak farklıymış. İnternet pornosuna bağımlılık, mesela madde bağımlılığından da yapısal olarak farklıymış, madde bağımlılığında deneyenlerin küçük bir kesri bağımlı oluyorken, İnternet pornosunda deneyen neredeyse bütün erkekler bağımlılaşıyormuş. İnternet pornosu bağımlıları ereksiyon problemine duçar oluyor, gerçek kadınlarla gerçek ilişkiler kuramıyor, zamanla hayatın cinsellik dışındaki alanlarına dair heyecanlarını da kaybediyorlarmış. Bu hususu özel olarak işaretleyelim —çünkü ona geri döneceğiz— İnternet pornosu bağımlıları, gerçek hayatı sıkıcı, biçimsiz buluyorlarmış.
Uzmanlar —yine karşımıza çıktılar ve ayağımıza dolanacaklarını tahmin edebiliriz— İnternet pornosunun sebep olduğu rahatsızlıkları (hiperaktif dikkat bozukluğu, sosyal kaygı, depresyon, konsantrasyon eksikliği, performans kaygısı, obsesyon, vs) gözlediklerinde, derhal bildik ilaçlarla beyni düzeltmeye teşebbüs ediyorlarmış. Çünkü temel varsayımları, bozuk bir beynin bu tür belirtilere yol açtığı, o belirtilerin sebep olduğu davranışlar yüzünden de insanların bağımlılıklar ürettikleri imiş.
Wilson hikâyeyi tersinden kuruyor. İnsanın biyolojik donanımının muhtelif nitelikleri pornoya erişebilir olan erkeğin bağımlılığına sebep oluyor. O bağımlılık beyinde kalıcı değişikliklere yol açıyor. Bu süreçte değişen beyin bahse konu olan belirtileri doğuruyor. Yani? İlaçla düzelecek bir durum yok ve ilaca lüzum da yok. Kendi içgüdülerinle dövüşüp pornodan uzaklaşırsan, birkaç ay içinde beyin yeni şartlara göre yeniden değişecek ve… Hayata döneceksin.
Bu açıklama tarzı bana uyar. Yani Sistem Bilimlerinden edindiğim döngüsel, hiyerarşik kavrayışa uyar. Uzmanların çizgisel nedensellikleri ise uymaz.
***
İnternet pornosu bağımlılarının hayatı, gerçekliği biçimsiz bulmalarının üzerinden söyleyebileceklerimi bir sonraki yazıya bırakayım. Yine de bu yazıyı bitirmeden önce iki mevzuu hatırlatayım.
Birincisi, Crowdsourcing’te Howe, konuya amatörün yükselişi kapısından giriyor. Siz de —eğer kendiniz öyle biri değilseniz— etrafınızda, mesela Mısır tarihi veya Yeşilçam filmleri veya köpeklerin eğitimi gibi konuların herhangi birinde fevkalade meraklı ve uzmanlara parmak ısırtacak kadar donanımlı çok sayıda insanla muhatap olmuşsunuzdur/oluyorsunuzdur. Howe birkaç defa, bir yerlerden alıntılayarak, “kurduğunuz şirkette çok sayıda iyi uzman bulunduruyor olabilirsiniz ama konu hakkındaki en iyiler hep dışarıdadır” diyor. Gerçeklik böyle. Firma organizasyonu, herhangi bir konudaki en iyileri dışarıda bırakıyor.
İkincisi, hakkında yazmış olmalıyım ama bulamadım. Yanlış hatırlamıyorsam 1970lerin ortasında bir kurum, muhtelif uzmanlara, galiba 25 yıl sonraki dünya hakkındaki öngörüleri sorup kaydetmişti. 25 yıl sonra kayıtlar değerlendirildiğinde görülmüştü ki, mesela ekonomistler ekonominin 25 yıl sonraki hali hakkında fevkalade yanılmışlar ama teknoloji veya sosyoloji gibi alanlar hakkında pekâlâ makul tahminler yapmışlardı. Sosyologlar da ekonomiyi ekonomistlerden daha iyi tahmin etmiş ama sosyolojinin alanına giren mevzularda fena halde çuvallamışlardı.
Uzmanlaşma kötüdür. Başka çare yoksa katlanılır ama uzmanlara/uzmanlığa duyulan iman çok kötüdür.