Halk Dalkavukluğu

Mustafa Alp Dağıstanlı Diken’de lisan konusunda birkaç yazı yazdı. Sonuncusu, Yahya Kemal’den bir alıntıyla bitiyor. “Lisan bahsi açıldıkça: ‘Hala mı o bahis?’ diyerek bezginlik gösterenler bana acınmaya layık, gözlerini gaflet bürümüş, en zavallı kayıtsızlar gibi görünüyorlar.”

Kendi hesabıma lisan konusunda bir “birinci sınıf oyuncu” olmadığımın, olsa olsa halı sahada top oynayan göbekli bir amatör sayılabileceğimin farkındayım. Ama “lisan bahsine hassasiyet” konusunda bir eksiğim olduğunu zannetmiyorum. Dolayısıyla Dağıstanlı’nın yazdıklarını ilgiyle okudum. Kendisine şükran duydum. Filan.

Yazıdan söz etmemin sebebi lisan değil. Dağıstanlı kötü misalleri sıraladıktan sonra bir yerlerde diyor ki “Yazarın kendini düzeltmediği, geliştirmediği, editörün ortada olmadığı bir medya ortamında güzel Türkçe, dili sevip dikenine katlanmak istemeyen bilinçli, donanımlı okurun eline bakıyor aslında.” Ardından da okura yorucu bir zabıta görevi yüklüyor.

İyi niyetli bir temenni sayılabilir. Ama arkasında berbat bir kavrayış yattığını düşünüyorum. En azından memleketin her köşesinden buram buram tüten berbat kokuya karışabilecek, onu güçlendirebilecek bir yaklaşım. “Lisan kötü kullanılıyor, çünkü okurda/ahalide iş yok.”

Mesele ahali/okur değil kardeşim. Hem yazar gibi ortalarda salınacaklar, yazdıklarına yaslanarak bir statü talep edecekler, hem de onların cehaletinin, çabasızlığının faturası ahalinin önüne getirilecek. Ben razı değilim.

Geçende twitter’da biri benim için, “baktım hâlâ halk dalkavukluğu yapıyor, kapattım” mealinde bir laf etmiş. Kendi hesabıma halk dalkavukluğu yaptığımı düşünmüyorum. Son derece basit bir sebebi var, halk dalkavukluğu gibi bir kavramı manasız buluyorum. Diyelim dondurma üretiyorum. Ürettiğim dondurma lezzetsiz, berbat bir şey olursa, satamazsam, “ulan bu halk dondurma yemeyi bile bilmiyor” diye dayılanabilir miyim? Yaptığım dondurmayı halkın damak zevkine uygun bir biçimde yapmak, göz zevkine uygun bir biçimde sunmak için sergilediğim çaba “halk dalkavukluğu” olarak adlandırılabilir mi? Her kim, her ne iş yapıyorsa, bir yandan halk adına, bir yandan da halk içindir. Dolayısıyla yapılan işlerin “referansı” halktır.

Türkiye, herhangi bir mektepten bir diploma almış olmasına yaslanarak, memlekette yolunda gitmeyen her bir işi halka fatura etme hakkına kavuştuğunu zanneden, esasen o diplomayı almak için katlanmak zorunda kaldığı bütün saçmalıklara sırf o hakkı elde etmek için katlanan bir yığın kendini bilmez zibidiyle doldu.

Çünkü…

Memlekette işini yapamayan bürokrat, doğru Türkçeyle yazamayan yazar, eğitim gördüğü konuyu öğrenememiş bilim insanı, uluslararası rakipleriyle rekabet edemediği için batan burjuva, parkları temiz tutmayı beceremeyen Belediye görevlileri… Her kim varsa, işlerini yapamadıkları için yolunda gitmeyen her şeyi halkın kültürüyle filan açıklama lüksüne sahip oldular. Halk suçlu sandalyesine oturtulabilir olduğunda, yani dünyanın en saçma işi mümkün kılındığında, arkası çorap söküğü gibi geldi.

Yani?

Herhangi bir şeyden halkı mesul tutan kim varsa, zırva bir iş yapıyor. Ahlaksızca bir iş…

Bir dondurmacının dondurmasını satamamasını halkla açıklaması ne kadar saçmaysa, bir siyasetçinin siyasette yolunda gitmeyen işleri halkla açıklaması da o kadar saçmadır. Bunu böyle demekle, “ahali dindarsa siz de dindar olun veya dindar görünün” demiş olmuyorum. Paragrafın ilk cümlesini böyle yorumlamak, halkı ve siyaseti bilmemekle mümkün olur. Halkı ve siyaseti bilmeyen, böyle bir yorum yapıp Cuma’ya gider mesela. Çuvallar. Sonra da çıkar “ulan sizin için Cuma’ya bile gittik, yine de oy vermediniz” der.

Der mi?

Der. Çünkü memlekette halkın sanık sandalyesine oturtulması gibi zırva bir iş vaka-i adiyeden oldu.

Dondurmacıysanız, dondurma yapmayı biliyorsanız ama yaptığınız dondurma satılmıyorsa, gidip muhallebici olmanız bir seçenek. Ama kendiniz muhallebi sevmiyor da dondurma seviyorsanız, dondurmayı sevdirmeyi de bir hayat amacı haline getirmişseniz, sevilecek dondurma yapmak, dondurmayı sevilecek bir şey haline getirmek için çaba harcamanız gerekir. “Dondurmamı satamadım, muhallebi yapayım” diyen, galip ihtimal, sevilecek muhallebi yapmayı da beceremez. Muhallebisini satamaması da halkın kabahati değil.

Bir yerlerde bir takım halklar dondurmayı seviyor da bu halk sevmiyorsa… Kabahat, galip ihtimal, dondurma yapayı bilmeyen, dondurma niyetine yaptığı biçimsiz şeyi bu halka dondurma niyetine kazıklamaya çalışan, o işi de beceremeyen vasıfsız güruhun kabahatidir. Faturanın halka çıkarılabilir olması, işbu vasıfsız güruhun kanser gibi büyümesine sebep oldu.

Halk suçsuzdur. Kusursuz olduğundan değil, prensip olarak suçsuzdur. Halkı suçlama kolaycılığından kurtulmadan, bu memlekette bir şeylerin yoluna girmesi, bence, mümkün değil.