Her Şeye En Çok…

1980li yılların başlarında bir bahardı, Anadolu Üniversitesinde, Fakülte binasından çıkmış, yemekhaneye doğru yürüyorduk. Çimlerin üzerine uzanmış öğrenciler, fütursuzca koklaşıyorlardı. Fethi abinin asabı bozuldu, “şunların haline bak,” diye söylendi, “biz bunların yaşlarındayken dünyayı kurtarıyorduk.” “Eh, pek akıllıca değildi yaptıklarımız,” dedim, “ölüyor, öldürüyorduk, belki buradan daha makul bir şey çıkar”.

Çıkmadı.

Onun yerine, memlekette —ve anladığım kadarıyla bütün dünyada— tuhaf bir zümre peyda oldu.

Mesela çevre bahsi açılıyor, karbon dioksit, sera gazı, küresel ısınma, iklim kıyameti filan gibi birkaç kelime ezberlemiş, âlemin sırrını deşifre etmiş bir edayla hükümler yürütüyor. Şunu anlıyorsunuz, ekosistem insan davranış ve tercihleri sebebiyle fena halde incinmiş, onun nasıl tamir edileceğini muhatabınız biliyor/öğrenmiş, ama cahil halka ve gözü doymaz kapitalistlere anlatamıyor. Mahzun ve öfkeli.

Olur a… İnsan böyle düşünebilir. Ekosistemin sıradan bir yan ürünü olduğunu unutup, o ekosistemin insan faaliyetleri sebebiyle çaresiz kaldığını ve… Daha mühimi insan aklıyla tamir edebileceğini vehmedebilir insan. İnsana yakışır böyle bir kibir.

Ama bir yarım saat geçiyor, “Copernicus yer merkezli dünya kavrayışını yıktığında, insana, ‘âlemin merkezinde değilsiniz’ demişti ama bu kibirli insan türü anlamadı” filan gibi laflar da geveliyor. Deşelesen arkasını getiremeyeceği ezberler. Ve kendisinden son derece memnun, mutmain. Ekosistemi insan aklıyla tamir etme fikrinde bir tuhaflık görmeyecek kadar kibirli ama aynı zamanda insanın —yani kendisi dışındaki insanların— kibrine de en çok o karşı.

Zaten her şeye en çok o karşı.

Mesela kapitalizme de… Eşitsizliğe de… Ama eşitsizliğe en çok karşı çıkarken, garibanların sesi olmaya filan hevesi olduğunu zannetmeyin. Aksine… Garibanların konuşabiliyor olmasına da en çok o karşı. Zaten başımıza gelen ne varsa, o cahil cühela takımının tercihleri yüzünden geliyor. Hâlbuki bütün kararları o ve onun gibiler verse, o garibanlar şimdiki gibi evsiz, aç filan kalmayacaklar. Ne kadar güzel olacak dünya. Ama işte öyle olmuyor, garibanlar kendi tercihlerini yapıyorlar, yanlış yapıyorlar ve hepimizin başı derde giriyor.

Eh, böyle söyleyince, mezkûr antikapitalistlerimizin pek despotik düzenler talep ettiğini zannedebilirsiniz ama hayır öyle de değil. Despotizme de en çok onlar karşılar. En demokrat olanlar da onlar. Ne o öyle çoğunlukçuluk, çoğulcu olmalı dünya. Filan.

Bu noktaya gelince iş, kendinize bir imkân çıktı zannedip, “aha işte ben de o çoğul olandan biriyim, mesela iklim meselesinde filan biraz farklı düşünüyorum” dememeniz gerekiyor. Zinhar. Yoksa hep birlikte, aklınıza gelmeyecek şirretlikle üstünüze hücum etmeleri işten bile değil. Kendi sözlerinden başka söz duymaya hevesli olmamak değil halleri, tahammülleri yok.

Hayır, sizinki de iş değil zaten. Biraz vicdanı olan herkes görüyor. Biraz aklı olan herkes görüyor. Bilime saygısı olan herkes görüyor. Bilime en saygılı olanlar da onlar zaten. Hatta birkaç yıl önce “evrimi savunuyoruz” diye pankartlar açıp… Ne maceraydı ama…

Filan.

“Bilim nedir” deseniz bön bön bakıyorlar yüzünüze. Esasında “demokrasi nedir, eşitlik nedir, kapitalizm nedir” dediğinizde de… Üç beş ezberleri var, kalan her şeyi, zaten, biraz vicdanı, biraz aklı olan herkes görüyor —onlar ise kemiksiz vicdan, kemiksiz akıl. Bilim denen şeyin tanımını nasıl yapmaya kalksanız, bir yerine şüphe eklemeniz gerektiğini bile bilmiyorlar ama bilimi savunuyorlar. En çok onlar savunuyorlar.

Aha bu tiksinti verici güruh, benim gördüğüm kadarıyla, yazının başında sözünü ettiğim o nesle, 1960lı yılların ikinci yarısında veya 1970li yıllarda doğan nesle mensuplar daha çok.

Ben İzmir Kolejinde okurken, çok farklı sosyoekonomik kesimlere mensup insanların çocukları bir arada okuduk. Fen Lisesinde de… ODTÜ’de de… Hep öyle devam ettiğini zannediyordum. Öyle devam etmediğini, 1990lı yılların ikinci yarısında MEB için yaptığım bir araştırmayla fark etmiştim. Yıldan yıla, işbu okulların öğrenci profili değişmiş, üst-orta sınıfın çocuklarının okulları olmuştu bunlar.

Açıklamak çok zor gelmemişti. İmtihan sistemleri değişmiş, genel yetenek sorularının yerini bilgi soruları almış, dershaneler açılmış, özel ders piyasası patlamıştı. (Zaten sözünü ettiğim “Anadolu Liseleri Araştırması” ile birlikte yaptığım bir başka araştırmada da “Okul Dışı Eğitim Pazarı”nı araştırmıştım ve nasıl büyük paralar dönüyor olduğunu ölçmüştüm.) Dolayısıyla ailelerinin koruyucu şemsiyesi altında büyüyen ve eşit şartlara sahip olmadıkları akranlarını ebeveynlerinin yumruklarıyla döven bir nesil gelmişti. Anadolu Lisesini kazandıysa, kendi marifeti zannediyordu. Fen Lisesini veya ODTÜ’yü kazandıysa da…

Yani?

Kendisini marifetli biri zannediyordu.

O halde?

Memlekette her şey ona sorulmalı, kararları o vermeli, her şey düzene girmeli, herkes mutlu olmalıydı. Nokta.

Kafa bu olunca…

Neyse yine öfkelendim. Kendime/klavyeme hâkim olamayabilirim. Sonra devam edeyim.