Konak

Türkiye’nin yakın tarihini kendi perspektifimden özetlemek zorunda olsam…
Şaşaalı birkaç yüzyıldan sonra yaklaşık üç yüzyıl boyunca yenilen İmparatorluğun hâkim unsuru, işlerin yolunda gitmiyor olduğunu erkenden teşhis etse de, herhangi bir tedavi geliştirmek hususunda çok acul davranmadı. Bunun birçok sebebi olabilir ama ikisi bence mühimdi: (a) Karşısındakiler, kendisini yenenler, hâlâ kendi benzerleriydi. Aynı ligdeydiler, aynı oyunu oynuyorlardı. Dolayısıyla bugün kaybediyorsa bile, yarın kazanabilirdi –nasıl dün yendikleri bugün onu yeniyorsa. (b) İmparatorluğun kuruluşunda –tayin edici olmasa bile– belirgin olan iç çelişkileri çözmek için geliştirilen siyasa, kurumsal yapıyı ciddi ölçüde katılaştırmıştı.
Sonra birden, farklı bir teknolojiyle teçhiz edilmiş, farklı bir oyun oynayan, farklı rakipler belirdi. İşin rengi değişti. Değişmeden –sadece biraz daha kıvraklık kazanılarak mesela– yarınki maçı alma ihtimali kalmadı. Bu da erken idrak edildi. Ancak değişmesi göze alınabilir olan şeyler, olmayan şeyler vardı. Değişmesi göze alınabilir olanları değiştirerek üretilen çözümler problemi çözmedi. Yaklaşık yüz yıl boyunca, münhasıran, devleti değiştirmeden değiştirmenin metodunu arama hususunda yoğun bir entelektüel mesai harcandı. Böyle tuhaf problem için bir çözüm bulunabilse bile çözüm olmayacaktı. Çünkü mesele devlet katında yapılacak dekoratif değişikliklerle çözülebilecek bir mesele değildi. Yeni rakipler, üretim ilişkilerindeki yeniliklerin zorlamasıyla zuhur etmiş yeni sosyal katmanların biçimlendirdiği başka türlü bir siyasi mimariye sahipti. Başka bir deyişle, devlet katı artık en tepedeki kat olmaktan çıkmış, aşağıya doğru birkaç katı ihtiva edecek şekilde genişlemişti.
Böyle böyle ekstra bir yüzyıl daha kaybedildi. Sonunda, eskiden şaşaalı olduğu anlaşılan ama uzun süredir bakımı yapılamadığından köhnemiş saray yıkılıp yerine mütevazı bir konak inşa edilirken, ithal inşaat malzemesi kullanılsa da eski sarayın mimari anlayışı muhafaza edildi. Mesele aslında mimarideydi, inşaat teknolojisinin ithaliyle çözülmeye çalışıldı. Daha kötüsü, eski sarayın aşçısı, bahçıvanı, tesisatçısı ve sair uzmanlık gerektiren işleri yapanları kovulmuş, her bir iş daha önce kâtiplik yapanlar arasında üleştirilmişti. Çoğu, vazifelendirildikleri işlerin nasıl yapılacağını bilmiyorlardı. İşler yolunda gitmedi. Konağın dışında kalanlar sızlanmaya başladılar. Konağın içine kapağı atabilmiş olanlar, olanca mesailerini, dışarıda sızlananları dışarıda tutabilmeye hasrettiler.
Sonra bir gün, içeridekilerden birileri kapıyı içeriden açtı, dışarıdakilerin bir bölümünü içeri aldı. Yeni gelenler eskileri konaktan defettiler. İçeride olanlar ile dışarıda kalanların isimleri değişti. Ama konağın mimarisi de, beceriksizlik de, başarısızlık da, dışarıdaki sızlanmalar da, içeridekilerin mesaisinin ana meselesi de aynı kaldı.
Bu arada mahalle değişiyordu. Birçok eski ev yıkılmış, yerlerine gösterişli konaklar inşa edilmişti. Birçok büyük bahçeli malikâne parçalanmış, bahçelerin yerine yeni konaklar dikilmişti. Mahalle zenginleşmişti ve giderek artan hızla zenginleşiyordu. Türkiye de mahallenin bereketinden kendi hissesine düşeni alıyordu ama zenginliğin pek azı konakta üretiliyordu. Çoğu, etrafta ıskartaya çıkmış şeylerin konağa alınmasıyla, bir bölümü de komşulardan alınan borçla edinilen zenginlikti. Konağın sakinlerinin pek sıkıntısı olmasa da, kapının dışında bekleşmeye mahkûm edilenler durumdan memnun değildi. Esasında konağın sakinleri de dışarıda bekleşip, sızlanıp duranlardan memnun değildi.
Türkiye mütemadiyen konağın içindekileri değiştirerek problemi çözmeye çalışıyor olsa da, problem konağın mimarisinin uygunsuzluğundan kaynaklanıyordu. Konağın mimarları, dışarıda kalanlar konağın duvarlarını orasından burasından aşındırmaya başlayınca, onları püskürtüp, daha muhkem duvarlar ördüler. Nihayet 1980’de, dışarıda kalanları ebediyen dışarıda bırakacak sağlamlıkta duvarlarla nihai çözümü ürettiler.
Mesele şu ki, yirmi yıl kadar sonra dışarıdakiler içeri girdiler. İçerdekileri dışarı attılar. Konak hepsine yetmeyecek kadar dar olduğundan, zamanla kendi aralarından birilerini daha dışarı attılar. Sonra birilerini daha…
Biz bütün bu süreci, konağın içinde ikamet edecek olan isimlerin/kimliklerinin değişmesiyle problemlerin çözülebileceği kanaatiyle yaşadık. Şapka giyenler konakta olursa, başı örtülü olanlar dışarıda olursa, her şey çözülecekti. Yok, tersi olursa çözülecekti. Sosyalistler konakta oturursa çözülecekti, yok, milliyetçiler oturursa çözülecekti. Gençlere söylüyorum, hani diyorlar ya “ama olmaz ki kimlik siyaseti yapılıyor” filan diye, siz ebeveynlerinize inanmayın. Bu konak inşa edildiği günden bu yana kimlik siyaseti yapılıyor. Mesele şu ki, ortada siyaseti yapılacak kimlikler bile olmadığından, her bir muhit kendisine bir takım semboller seçmiş, onları kimliği zannederek, ziyadesiyle dar olan konağı ele geçirmeye çalışıyor.
Hâlbuki meselemiz, konağın mimarisinin yanlış, verimsiz olması. Şöyle geniş, herkesin kendisine bir yer bulabileceği bir konak inşa edememiş olmamız. Herkesin kendisine yer bulabilmesini –yani herkesi–, konağın mimarisinden –yani konaktan– daha önemsiz bir şey olarak görmüş/görüyor olmamızdan kaynaklanıyor. Biz ahaliye göre bir konak yapmaya değil, konağa göre bir ahali yapmaya çalışıyoruz, ta başından beri.
Ama…
1980’e kadar, öyle veya böyle, “ya biz bu araziye daha verimli bir şey de sığdırabiliriz, herkes de orada kendine bir yer bulabilir” filan diyen birileri de vardı, dışarıda. Başlangıçta daha azdılar ama zamanla sayıları da arttı, projeleri de gelişti. Yani? Problemlerimiz tastamam şimdiki gibi olsa da, onlara sahici çözümler aramak imkânsız değildi. Konağın filanca katını şöyle bölerek, müştemilatı ana binaya böyle ekleyerek, bahçenin şurasına şöyle bir ilave inşa ederek, filan… Problemi çözmek belki imkânsızdı ama çözüm aramak kabildi. Çözüm arayabilmenin çözmekten daha mühim olduğu hesaba katılırsa –katılmalı, siz bir yapbozu nihai çözümü görmek için değil, onu çözmek için çözüyorsunuz, öyle olmasa bilmecelerin çözülmüş halleri satılırdı, siz onları satın alırdınız– yaşanmaya değer yıllardı. 80, Türkiye’de çözüm aramayı imkânsızlaştırdı. Konağın duvarlarını çelik malzemeyle dikti bir nevi.
Sonra… Şimdiki zevat konağı işgal edince… Konağın etrafında çaresiz bekleşenlerin hayatı büsbütün kâbusa döndü. Öncekiler, hiç değilse, içerde âlem yaparlarken dışardakilerin cümbüş yapmalarına ses etmiyorlardı. Mezkûr zevat “sadece biz eğleneceğiz lan, siz çıtınızı çıkarmayacaksınız” diye… Yaşadınız işte…
Şimdi geldiğimiz noktada, mezkûr zevat, konağın içinde ne var ne yoksa sattı. Ortada esasen bir konak bile kalmadı, çıplak duvarlar kaldı. Kendileri aç, biz aç. Eh, onların açlığı bizimkinden mahiyet olarak farklı, bünyelerinin alıştığı kaloriyi alamıyorlar. Biz ise, malum, hayatta kalmak için gereken asgari kaloriyi alamıyoruz. Ama neticeten açlık da izafi. Hepimiz açlıkta eşitlenmişiz bir manada…
Geldiğimiz nokta bu.
Bir bakıma iş çok kolay. Duvarlarından gayrı bir şeyi kalmamış olan konağı yıkıp, çağdaş malzemeyle, çağdaş mimari anlayışla, şöyle doğru dürüst bir devlet inşa edebiliriz. Geride korunması gereken bir şey kalmadı gibi duruyor.
Bir bakıma ise iş çok zor. Çünkü (a) milliyetçisi sosyalisti, dindarı inançsızı, Kürtçüsü Türkçüsü, hemen herkes, “bu defa sıra bizde, konak bu defa bize tahsis edilmeli ki görmelisiniz” derdinde, hep öyleydik, hepimiz öyleydik, başka türlüsünü bilmiyoruz, konağın mimarisini insandan daha çok önemsiyoruz ve (b) her birimiz “biz” derken sahici bir özneden, bir kimlikten söz ediyoruz zannetsek de, esasen onun bir formadan ibaret olduğunun farkında değiliz, formalarımızı kendimiz zannediyoruz, oyuncusu –veya taraftarı– olduğumuz takımların sadece birer takım olduğunu unutacak kadar, gelecek sezon başka bir takımda oynayabilecek olduğumuzu unutacak kadar düşmanlık biriktirdik –çünkü o düşmanlıktan başka da hayatımıza mana katacak bir şey kalmadı.
23 Haziran’a böyle geldik.