Mengü ve Özdemir’e göre “Yeni”

Bir kâğıdın üzerine damlatılmış farklı renklerdeki mürekkeplerin zamanla genişlemekte olduğunu tasavvur edin. Genişleyen lekeler genişledikçe daha açık tonda da olsa, orijinal damlanın rengini muhafaza ederler. Sonra? Lekeler birbirlerine temas ettikçe… Başlangıçtaki halden çok daha çapraşık, görmeyene tarif edilmesi çok daha zor bir hal alır.

Tasavvur ettiğinizi düşündüğüm bu dinamiğin, “her şeyin dinamiği” olduğunu düşünürüm. Biri fotonlar hakkında bir fikir atar ortaya, öteki ışığın tayfı hakkında, beriki elektromanyetik spektrumun karakteri hakkında, mesela. Her biri kendi başına gelişir, başka şeyleri de açıklayacak şekilde genişler. Hepsi bağımsız teoriler olarak, başkalarına ilişmeden, huzur içinde, açıklama kabiliyetlerini artırırlar. Sonra, zamanla, farklı ve “otonom görünen” alanlar birbirlerine temas eder. Birinden türetilmiş a varsayımı diğerinden türetilmiş olan b varsayımıyla çelişir, c varsayımına yepyeni bir hüviyet kazandırır ve saire…

Kuhn’un sözünü ettiği “normal” dönemler her bir şeyin diğer şeylerle ilişkisizmiş gibi göründüğü dönemler, kriz hali ise o ilişkisizlik varsayımının işlememeye başladığı andan itibaren yaşananlardır. Artık, daha önce hesaba katılmasına ihtiyaç olmayan sınırlamalar gelmiştir her şeye…

Mesele sadece —ve hatta özellikle— bilimle, bilimsel gelişmeyle alakalı bir şey değil. Her alanda böyle. Mesela siyasi kavramların da benzer bir kaderi var. Biri bireysel özgürlüklerin ne kadar önemli olduğu mürekkebini damlatır orta yere. Şuradan, mesela antropolojiden destekleyici unsurlar bulunur. Buradan, mesela iktisattan, iktisadi büyümede özgürlüğün rolü hakkında ciltlerle kitap yazılır. Kâğıdın bir başka noktasına ise, mesela eşitlik mürekkebi damlatılmıştır. Bireysel özgürlüklerle çelişmeden, o da, aynı antropolojiden bambaşka delillerle, aynı iktisattan bambaşka ufuklarla kendince genişler. Öteki ulus devlet diye bir mürekkep damlatır, ulus devlet kavramının özgürlüklere ve eşitliğe zarar vermeden genişlediği bir dönem yaşanır/yaşandı.

Sonra bunlar —ve birçok başkaları— birbirlerine değdiler, karışmaya başladılar. Uzunca bir süre önce, temas ettikleri andan itibaren muhtelif çelişkilere kaynaklık eden kavramların sebep olduğu ihtilafları gidermeye çalışmaya başladık. Beceremedik —çünkü becerilemez. Gideremediğimiz ihtilafları, kavramları eğip bükerek, anlamlarını kaydırarak, görünmez kılmaya çalışıyoruz bir süredir, her şey altüst oldu.

İçinde yaşadığımız, debelendiğimiz kriz böyle bir kriz. Elimizde anlamlı, gerçekten işe yarar, gerçekliğin herhangi bir tarafına değen bir kavram yok hanidir. Ümit Kıvanç, Faruk Bildirici ile Nevşin Mengü ve Cüneyt Özdemir arasındaki sürtüşmeyi güzelce analiz etmiş. O “sürtüşme” dememiş, kibarlık edip “tartışma” demiş. Ama bahse konu olan atışmalara tartışma diyebilmek için, kavramı bir hayli eğip bükmek gerektiğinin, kendisi de farkında görünüyor. Kıvanç’ı benim gözümle okursanız göreceksiniz ki, medya kavramı artık hiçbir şeyi karşılamıyor, her kullandığımızda ya bölüp bileşenlerini ayrı ayrı tarif etmek gerekiyor veya ne kastettiğimizi yeniden tarif etmemiz. Girişim, patron, çalışan, gelir, reklam, tanıtım, etik, meslek, gazeteci ve daha neler varsa hepsi, kullandıkça ufalanıyorlar.

Böyle değildi. Kırk yıl önce, medya dediğimizde yine muğlâk, sınırları belirsiz, sınırları durmadan genişleyen bir şeyden söz ediyorduk ama muhatabımızın nasıl bir şeyden söz ettiğimizi anladığından da bir şüphe duymuyorduk. Tartışabiliyorduk. İstersek —kötü niyetliysek— tartışmayı saptırabiliyorduk ama Nevşin Mengü’ün yaptığını yapıp, üç cümlede beş alçaklık yapmanın zemini de yoktu.

Tekrarlamam gerekiyor, derdim nostalji değil. İnsanlık ilk defa böyle bir krize girmiş de değil. Bu tür krizler, her defasında, bir ilave boyutun ilavesiyle çözüldü. Şimdi başlangıçta tasavvur ettiğiniz kâğıda bir üçüncü boyut ekleyin tasavvurunuzda. Artık bir düzleme değil, bir uzaya sahipsiniz. Her bir lekenin serbestçe genişleyebileceği, genişledikçe âlemin esrarını deşifre ettiğini hayal edebileceği, yepyeni fırsatlar çıkar.

Yani?

Mevcut ihtilafları, muhtelif arasında daha “adil”, daha “doğru” bir “pozisyon” bularak çözemeyiz. Yeni muhtelifin mümkün olduğu bir uzay açarak çözebiliriz. Esasen bir şey çözmüş de olmayız, sadece yeni bir hayat alanı, heyecan duyabileceğimiz yeni imkânlar üretmiş oluruz. Mevcut olan, bizi felç eden kilitlenme ortadan kalkmaz, sadece tayin ediciliği ortadan kalkar.

Bildirici bence sahiden de olup biteni kavrayamıyor —ben de kavrayamıyorum. Ama Mengü veya Özdemir’in “yeni”yi temsil ettikleri iddiaları tamamen zırva. Esasen o yeni boyutun açılamamış olmasından istifade, toz duman arasında fırsatçılık yapmaktan fazlasını yapıyor değiller. Neye yaslanarak söylüyorum bunu? Ortada yeni, bambaşka bir heyecan filan yok. Geçmişte, “eski” olanda kazandıkları alanı, yeni teknolojinin sağladığı imkânlarla “genişletmek”ten başka bir şey yapmıyorlar. Yapmak zorunda da değiller ama sanki yapıyorlarmış, yaptıkları yeni bir şeymiş gibi yapmaları komik —zaten ikisi de son derece komik insanlar. (Bu arada işaret etmiş olayım, sıradan insandan, yani insan türüne mensup olandan söz ederken klavyesinden zehir damlayan Kıvanç’ın —birisini tanıdığını söylediği— iki “meslektaş”ından söz ederken sergilediği kibarlık da gözlerimi yaşarttı. Kendisini hep böyle görmek ne hoş olurdu.)

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin