On Yıl Sonra

Virüs nereden çıktı? Virüs aynasında kendisine baktığında insanlık nasıl görünüyor? Kabiliyetimiz ne kadar görünüyor, imkânlarımız ne kadar? Sınırlarımız nerede? Şu önümüzdeki birkaç ay içinde neler olur? Üzerinde konuşulacak çok mevzu var. Bugünlük hepsini atlayıp, en sonda söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim.

2008 krizinin yapısal değişimler gerçekleştirilmeden aşılamayacağını düşünüyordum. Krizin bir fevkaladeliği olduğundan değil, 2008’e geldiğimizde artık mevcut örgütlenme biçimimizin iflas etmiş olması yüzünden. Krizin o iflasın gizlenemez, ertelenemez olmasının tezahürü olduğunu düşünüyordum. Elbette biliyordum, iflası kabul etmeye yanaşılmayacak, bildik reçeteler tekrarlanacak. Ama her defasında kısmi iyileşmeleri daha derin bir kötüleşme izleyecek. Tahminlerimde yanılmadığımı düşünüyorum.

İlaveten, 2008 krizi ölçeğindeki krizlerin, büyük ölçekli dünya savaşları çıkmadan çözüme kavuşturulamayacağını varsayıyordum. Artık enkaz haline gelmiş olanın arasında eşinenler, “ama şu hâlâ filanca işe yarayabilir” diye, her şeyi muhafaza etmeye çalışırlar. Dolayısıyla da gereken köklü temizlik yapılamaz. 2008 sonrasında da, bir dünya savaşı olacağını tahmin ettim ve birkaç yıl boyunca da tahminimde ısrar ettim. Bir noktada, savaşa razı gelinmeyeceğini idrak ettim.

Elbette bir savaş temenni ediyor filan değildim. Zaten bir savaş çıkarsa —önemli bir bölümü içinde yaşadığımız coğrafyanın payına düşmek üzere— belki 200 milyon cana mal olur diye de tahmin ediyordum —temenni edilecek şey değil yani. Ama neticede, debelendikçe batılan bir bataklığa düşmüş haldeydik.

Ve virüs geldi.

Tahminime göre en az 3,5 milyon —ama belki 30 milyondan fazla— cana mal olacak bu virüs. İkinci Dünya Savaşından bu yana karşılaşılmamış bir bilanço. Ama esas tesirinin, kıydığı canların sayısını çok aşacağını tahmin ediyorum. Ölenler ölecek, dünyanın geleceğini ise hayatta kalanlar biçimlendirecek. O hayatta kalanların, virüsün sebep olduğu korkunun neticesinde iki ana gövdeye bölüneceğini düşünüyorum. Bir yanda güvenlikçiler, öte yanda ise boşvermişler.

Güvenlikçiler dediğim, bu dünyayı, içinde yaşadığımız zeitgeisti geleceğe de taşıyabilecek olanlar. Muhtemelen küçük yerleşim yerlerinde, insanlarla minimum etkileşim gerektiren, muhtemelen Second Life gibi sanal ortamlarda hayatlarını sürdürecek olan insanlar. Virüs yüzünden hayatın ne kadar kırılgan olduğunu, her bir insanın hayatının ne kadar kırılgan olduğunu bir defa daha ve müthiş bir kesinlikle keşfetmiş olacaklar. Hayatlarını, olabildiği ölçüde sızdırmaz bir fanusun içinde, olabildiği ölçüde dış tehditlerden korumaya çalışacaklar.

Öte yandakiler de her bir hayatın ne kadar kırılgan olduğunu keşfedecekler. “Bunu atlattık ama bir sonrakini atlatamayabiliriz” diye düşünecek, önlerindeki belirsiz sayıdaki günün tadını çıkarmaya odaklanacaklar. Başka insanlar onlara birer tehdit değil, birer kaynak olarak görünecek. Hayat onları mükâfatlandıracak, dolayısıyla arada kalmış olanların daha büyük bölümü onlara katılacak.

Onlar, sadece başkalarına muhtaç olduğumuzu keşfetmiş olmakla kalmayacaklar. Kimde mevcut olduğunu bilmediğimiz zekâya, kimden neşet edeceğinizi bilmediğimiz bir fikre ne kadar muhtaç olduğumuzu da keşfetmiş olacaklar. Dolayısıyla insanları derisinin rengine, inançlarına, kıyafetlerine, cinsel tercihlerine ve saireye göre dışlamaya yanaşmayacaklar.

Esas mühimi şu ki, toplumun neredeyse tamamının mevcut değerlere, inanç sistemlerine, devletlere, devasa kurumlara güvenleri kalmamış olacak. Esasen birer pusula olan, çok bulutlu ve karanlık ortamlarda bizlere yönümüzü göstersin diye icat edilmiş olan ama hanidir kendileri karanlık üreten bayrak, ezan, haç, orak-çekiç ve sair unsurlar, bu badireyi atlatıp sınırın ötesine geçememiş olacak. Dolayısıyla orada yeni değerler, yeni kavramlar, yeni pusulalar icat edilmesi gerekecek —eğer eski pusulalar bu kadar aşındırılmamış, bu kadar kötü yola düşürülmemiş olsaydı, onların yeni versiyonlarının piyasaya sürüleceği düşünülebilirdi ama bana artık zor görünüyor.

Toplumun bütün kesimlerinin üzerinde mutabık kalacağı bir başka husus da, bana kalırsa, imalat ve tedarik süreçlerinin tamamıyla insansızlaştırılması olacak. Bir başka virüs taarruzunda, hayatta kalabilecek olanların asli ihtiyaçlarının karşılanmasının kesintiye uğramaması için, kendileri hastalanma riski taşıyan insanların devreden çıkarılmasına herkes sıcak bakacak. Dolaysıyla “robotlar çalışsın, biz tüketelim” anlayışı, bugün karşılaştığı dirençlerle karşılaşmayacak.

Mutabakatlar şimdilik bu kadar. İki kesim arasında muhtelif farklılıklar olacak ama muhtemelen hepsi bir temel ayrımın çeşitlemeleri olacak. Güvenlikçiler, hayatta olmanın kendi ellerinde olmadığını öğrenememiş olanlar olacak. “Bu kadar tedbir aldık, olmayacak bir virüs geldi bizi tehdit etti” dedikten sonra “demek ki daha sıkı tedbir almak gerekiyor” diyecekler. Ötekiler ise ilk cümleden sonra “tedbir beyhudeymiş”… Birinciler, demek ki, hayatın anlamını onu düzenli ve emniyetli kılma çabasında bulmayı sürdürürken, ikinciler değişecek. Hayatın yukarıdan ve tasarlanarak düzenli ve emniyetli kılınamayacağını kabul etmiş olacaklar.

Bu kabulün ise sayısız neticesi olacak.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin