Orantısızlık

Çocukken babası —artık koltukaltından mı, ellerinden mi hatırlamıyoruz— adamı askıya asmış.
Size babanız benzer muamelede bulundu mu, bilmem. Ben yaşamadım öyle şeyler. Dolayısıyla da “böylelikle de filanca fena davranıştan kurtuldum” diyebileceğim bir şey yok hayatımda. Dolayısıyla da… Tahmin ettiğiniz gibi, muhtelif fena huylarım, fena alışkanlıklarım berdevam. Ağzımı doldura doldura küfür etmekten imtina etmem mesela.
Mesele ben değilim —çok şükür. Başka dertlerimiz var. Babası, şahit olsak muhtemelen içimizi sızlatacak şeyler yapmış adama —çocukken. İnsan olanın izzetinefsini fena halde yaralayacak şeyler. Askıya asmalar, kayışla dövmeler… Ama adamın babası o. Herkesin babası nasıl kendisine kahramansa, o da adamın kahramanı. Adama sorsak, babasının kendisini çok seviyordu olduğunu da söyleyecektir. Zaten seviyordur da baba oğlunu, kendi kavlince, kendi tarzınca…
Yani?
Adam şimdi birilerini dövüp duruyor ve siz de onun o birilerini sevmediği kabulüyle davranıyorsunuz ya… Yanılıyorsunuz. Fena davranmak ve sevmek… Adamın zihin dünyasında yan yana olamayacak şeyler değil. Paradoks sizin kavram haritanızdan neşvünema buluyor.
***
Herkesin çocukluğunda, gençliğinde, muhtelif travmalara sebep olacak şeyler geçmiştir başından. Hiçbir yanı yaralanmadan yürümüş, yol almış birilerini bulmak zorunda kalsak muhtelif makamlara, bütün koltuklar boş kalırdı. Dolayısıyla zatıâlilerinin psikolojik rahatsızlıklarının kaynaklarının bizi pek de alakadar etmemesi lazım gelirdi. Ama ediyor. Çünkü şöyle bir yarası olan birini böyle bir yarası olan bir başkasıyla dengelemek, denetlemek şansını kaybettik. Bir tek adamın alt beyninde oluşmuş çiziklerin hepimizin hayatını tehdit edebildiği nadide bir rejimimiz var. Ve o rejimde bahse konu olan bir tek adam pozisyonunda da… Çocukken babasının döverek, izzetinefsini örseleyerek terbiye ettiği biri oturuyor. Mesele adamın bütün bunları yaşamış olması, hatta bütün bu yaşadıklarında bir normallik, bir iyilik, bir bereket görmesi değil. O yaralı, sakatlanmış adamın, sahip olduğu tuhaf algıyla, memlekette yaşayan herkesin akıbeti hakkında tasarrufta bulunabilecek bir güce sahip olması…
Yaşamaya mahkûm kaldığım şeylere, şahit olduğum iğrençliklere —ve elbette bütün bunların faili durumundaki adama— normal şartlarda, mesai saatlerinde, öfke duyuyor olsam da, boş vakitlerimde adama acımaktan alamıyorum kendimi. Kosinski’nin Naziler hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, “mutsuz olmalılardı, mutlu olsalar başkalarına bunları yapmazlardı” diye cevap verişini hatırlıyorum. O afra tafra, o kibir, bir kostüm olarak, altındaki donanımsızlığı, biçimsizliği, sakatlanmışlığı örtmüyor. Aynısını parayı bulmuş bir müteahhitte, makamı bulmuş bir bürokratta gördüğümde nasıl içim sızlıyorsa, adama da öyle…
Şimdi AKP’den milletvekili olan, bürokrat olan çok sayıda tanıdığım —bir zamanlar saygı ve muhabbet bile beslediğim— çok kişi var. Çoğuyla temasımı, mevcut rejimi tesis eden Anayasa değişikliğinden beri tamamen kestim. Eğer temas edecek olsam, ne kadar yaralı ve sakatlanmış olduğunu benden daha iyi bildikleri bir adama bu kadar güç veren bir sistemi hangi kafayla desteklediklerini soracağım, çocukken babam beni askıya asmadığından ağzıma geleni söyleyeceğim, iş küfürleşmeye varacak.
Şener’i bağışlayabiliriz, o erkenden taca çıkmıştı. Ama Güller, Arınçlar, Davutoğlular, Yıldırımlar ve daha niceleri… Esas öfke duyulacak olanlar onlar. “Hem döverim, hem severim, sevdiğini dövmeli insan” kafasının memleketi adım adım ele geçirmesinin taşlarını onlar döşediler. Kamçılana kamçılana kendi hapishanesinin duvarlarını ören zenciler gibi, işi bitirince de dört duvarın içine sokuldular. Müstahaklarını buldular, Süleymanların, Bahçelilerin, Çavuşoğluların, Avcıların, Bostancıların da çok geçmeden bulacakları gibi. Ama müstahaklarını bulmaları beni kesmiyor. Onlara acımaya bile gücüm yetmiyor. Sadece iğrenme ve öfke…
***
Ama… İzzetinefsi daha çocukken babası tarafından sistemli bir operasyonla alınmış bir kula kulluk etmeyi ve herkesi de ona kul etmeyi kendilerine yakıştıran, kim bilir hangi menfaat uğruna bu pazarlığa yanaşan bu zevat da meselemizin esası değil. Esas meselemiz, her gün —ama her gün— abuk sabuk gerekçelerle, akla gelmeyecek kişilerin karakollara, mahkemelere götürüldüğü, götürülebildiği, herkesin —ama herkesin— korku içinde “acaba bugün kimin başı yanacak” diye uyandığı, utanma denen duygunun tedavülden kaldırıldığı, iktisaden, ahlaken, sosyal olarak ve daha aklınıza ne geliyorsa hepsi açısından tamamen çökmüş, çözülmüş bir ülkede… Muhalefet…
Yani sayın ki deprem olmuş. Viyadükler yıkılmış, tüneller tıkanmış, yollar kapanmış. Ama belediye görevlileri her sabah, eski alışkanlıklarıyla, belediye otobüslerinin çizelgesini çıkarıyor, hangi şoförün hangi hatta… Filan. Başımıza gelen ile muhalefetin yapıp ettikleri arasındaki orantısızlığa bakınca, içim bulanıyor. Her Salı kürsüden “bu da olur mu ya” denince… “Galiba her şey normal, ben abartıyor olabilir miyim” sorusu düşüyor insanın aklına.
Ben bu toplumu biliyorsam —ki bildiğimi zannediyorum ama siz yine de bana güvenip bahse girmeseniz iyi olur— eğer bugünkü şartlarla seçime gidilecek olursa, en ağır silleyi CHP yiyecek. Sonra demeyin, “millet zaten kendisine dayak atılmasından hoşlanıyor, yalana talana sağır” filan diye… Millet benzerini hatırlamadığı bir doğal afete maruz kalmış. Kaldığının farkında. İlk yardım beklediği noktadan her günkü çizelge anonslarını işitip duruyor. Sadece o kadarını.