Arıza Yapan Kim?

CNT: En akıllı insan bile yanılabilir değil mi?

Socrates: Elbette.

CNT: Mesela bir hanede bir hastalık vuku bulduğunda, o hanede birilerinin kötü ruhlar tarafından cezalandırıldığını zannedebilir veya hasta olanın bilerek veya bilmeyerek yaptığı bir kötülüğün cezasını ödüyor olduğunu zannedebilir mi?

Socrates: Eh, akıllıysa zannetmez.

CNT: Kime akıllı diyeceğiz? Mesela aynı adam, nereye kuyu açılırsa iyi su bulunacağını herkesten iyi tahmin ediyorsa veya nasıl beslenilirse daha uzun yaşanacağını biliyorsa veya hangi bitki kökünün neye iyi geleceği konusunda herkesten daha bilgiliyse veya çocuklara anlattığı masallar herkesin masallarından daha terbiye edici ise, o adama akıllı demez miyiz?

Socrates: Eh evet, akıllı adammış. Ama öyle bir adam hastalıkların kötü ruhlardan kaynaklandığını zannetmez. Bitki kökleriyle iyileştirebiliyormuş işte.

CNT: O bitki kökleriyle kötü ruhları tatmin ettiğini düşünüyorsa… En akıllı insanın bile yanılabildiğini kabul etmiştin, bu akıllı adam da bu konuda yanılıyor olamaz mı?

Socrates: Ama hastalıklar mikroorganizmalar yüzünden olur. Akıllı adam bunu bilir.

CNT: En akıllı adamın bile bilmediği şeyler var mıdır?

Socrates: Elbette.

CNT: Bizim akıllı adamımız da mikroorganizmaları bilmiyor olsun. Olamaz mı?

Socrates: Olabilir.

CNT: İnsan bilmediğini bilmez değil mi? Yani ben hastalıkların mikroorganizmalar yüzünden olduğunu bilmiyorsam, hastalıkların mikroorganizmalar yüzünden olduğunu bilmediğimi de bilmem öyle değil mi?

Socrates: Elbette. Ama hastalıkların neden olduğunu bilmediğini bilebilirsin. Akıllı adamsan, bilmediğin şeyler olduğunu bilirsin.

CNT: Hastalıkların neden olduğunu bilmediğimi bilsem de, eğer çocuğum hasta olmuşsa veya komşunun çocuğu hasta olmuş da beni akıllı adam olduğum için yardıma çağırmışlarsa, eğer hastalıkların hangi sebeple olduğunu bilmesem de, bildiğimle çare üretmek zorunda kalırım değil mi?

Socrates: Akıllı adamsan yapmazsın.

CNT: “Ben akıllıyım, bilmiyorum, bilmediğimi biliyorum, o halde hiçbir şey yapmamalıyım” mı derim?

Socrates: Akıllı adamsan öyle yapmalısın.

CNT: Sen öyle mi yapıyorsun? Mesela Platon denen dürzünün bulunduğu ortamlarda ileri geri konuşurken, onun senin dediklerinden ne anladığını, ne çıkaracağını biliyor musun?

Socrates: Bilmiyorum, bilemem elbette.

CNT: Ama konuşuyorsun.

Socrates: Birilerinin bu benim dediklerimi demesi gerekiyor.

CNT: Birilerinin de hasta bir çocuğa yardımcı olması gerekiyorsa ve başka kimse yoksa?

Socrates: Eh peki, akıllı bir adam o çocuğa eksik bilgiyle, bilgisinin eksik olduğunu bilmeden veya bilgisinin eksik olduğunu bile bile müdahale etmeli.

CNT: Çocuk o müdahale yüzünden ölürse?

Socrates: Başta söyledik, en akıllı bir adam bile yanılabilir.

CNT: Peki, bir adamın elinde çok yetki varsa ve yaptığı bir müdahale yüzünden Atina’nın bütün çocukları ölürse veya sakatlanırsa veya dünya hakkında yanlış bir fikre kapılırsa?

Socrates: Kimsenin eline o kadar yetki ve güç verilmemeli.

CNT: Peki, kimlerin elinde olmalı yetki ve güç?

Socrates: Bunu bilmeyecek ne var? Akıllı adamların konseyine verilmeli. Böylelikle birinin hatasını diğeri telafi eder. Atina’nın bütün çocuklarını zehirleyecek kararlar verilemez.

CNT: Bir toplulukta, diğerlerinden daha akıllı olanlar var mı?

Socrates: Elbette. Var ve azınlıktalar.

CNT: Peki, o en akıllı olanların arasında olmayanlar akılsız mı?

Socrates: Öyle demeyelim, kendi işlerini bir biçimde görüyorlar. O kadar akılları var. Daha az akıllılar diyelim.

CNT: Onları kendileri hakkındaki kararlara katılmaktan men ettik, sadece daha akıllılar karar verecek herkes hakkında. Peki, o daha akıllı olanların bazıları diğerlerinden daha akıllı mı?

Socrates: Elbette.

CNT: Peki o daha akıllı olanların dışında kalanları konseye niye aldık?

Socrates: Almayalım onları da…

CNT: Peki, geri kalanların arasında bazıları diğerlerinden daha akıllı mı?

Socrates: Elbette.

CNT: Birisi diğer herkesten daha akıllı mı?

Socrates: Elbette ama bütün gücü ona verirsek, demiştik ,en akıllı olan bile hata yapar, bir hata yaptı mı, Atina’nın bütün çocukları… Olmaz.

***

Socrates’in bilgi üretme biçimi olarak Platon’un bize kazıkladığı metotla, dünyada istediğiniz her şeyi ispatlayabilirsiniz. O araç, her yere gidebilir. Ve… Eğer her yere gidebiliyorsa, hiçbir yere gitmiyor demektir.

Yukarıdaki fiktif diyaloğun herhangi bir noktasında bambaşka istikametlere sapabilir, bambaşka şeyleri de ispatlayabilirdim. Socrates veya siz veya ben, demek ki, bu yolla bir şeyi ispatladığımızda herhangi bir şeyi ispatlamış olmuyoruz. Kendimizle gurur duymamızı gerektirecek bir şey yapmış olmuyoruz. Esasen metot, metot değil. Çünkü mesela akıllı ne demek, bir insanın akıllı olup olmadığına dışarıdan nasıl hükmedilir, iki kişi bir insan hakkında çelişik hükümlere varmış, biri ona “akıllı” demişken öteki “akılsız” demişse hangisi haklıdır? Neden? Ve saire gibi sayısız soruyu da sorabiliriz.

Metot, metot değil. Ama siz de, ben de, az çok buna benzer bir metotla hüküm üretiyoruz. Böyle yapıyor olmamız dert değil. Başkalarının da böyle yaptığını görmezden gelerek, ihmal ederek, yani mesela kendi akıl kavramımızı, hastalık kavramımızı, iyilik kavramımızı evrenselmiş gibi kabul ederek, dayatıyoruz.

O da dert olmayabilir. Dert nerede başlıyor? Gücü bir noktada konsantre edip, o gücü elinde bulundurana kendi kabullerimizi dayatmayı hayal etmeye başladığımızda başlıyor.

Ve “hayaldi gerçek oldu” noktasına geldiğimizde de taçlanıyor. Artık nur topu gibi bir derdimiz oluyor, neremize soksak sığmayacak bir dert.

***

Heykeltıraşa sormuşlar, “üstat heykellerinizi nasıl yapıyorsunuz” diye, “mermer blokunu alıyorum, heykele ait olmayan yerlerini yontuyorum, geriye heykel kalıyor” demiş. “Öyle soruya böyle cevap” diye düşünmüş besbelli. Ama Socrates’in metodu tam da böyle bir “mermer bloku/heykel” kavrayışını ima ediyor. Alacaksın kaosu kucağına, bilgiye benzemeyen yerleri yontup atacaksın, geriye bilgi kalacak.

Aha bu kafayla bir mermer blokunun önüne oturup heykel yapmaya kalkarsanız, neticede tezgâhın üzerinde bol miktarda mermer yongası ve mermer tozundan başka bir şey kalmaz. Socrates’in metoduyla da olan tam o. İşin biçimsiz tarafı, herhangi bir mektepten diploma aldı diye her biri kendisini Socrates zanneden bir kalabalık, dünyanın dört bir yanında, artık yorulup yontmaya ara verdiğinde tezgâhın üzerinde kalmış olanın fotoğrafını “aha bir bilgim oldu” diye paylaşıp duruyor.

İşbu zevat devletlere sözlerini geçirebildiklerinde, öyle anlaşılıyor ki, kapitalizm tıkır tıkır işliyordu. Kansaslı muhasebecinin değil de New Yorklu kendilerinin istedikleri olurken, her şey yolunda görünüyormuş hanımlara, beylere. Sonra Kansaslılar da “başlarım yapacağınız işe, ben de mermer blokunu yontabilirim” dediğinde? Kapitalizm arıza yapmış.

Canlarım benim! Ne akıllar, ne akıllar!

Ne güzeldi kendilerini Socrates yerine koyup, karşıdakinin repliklerini de kendileri yazıp, kendi zaferlerini ilan ettikleri günler. Karşı taraf kendi diliyle konuşacak güce erişince… Hanımların, beylerin ezberleri yetmeyivermeye başladı. Biri gelsin, sustursun şunları, hanımlar, beyler diledikleri gibi esip savuramıyorlar.

Arıza yaptılar ve “arıza yaptık” diyemeyecek kadar küstah olduklarından, “popülizm geldi post-truth oldu”, “kapitalizm ne fena”, “insan denen mahlûk dünyanın kanseri”, filan. Bunları düşünce niyetine, bilgi niyetine pazarlamaya çalışıyorlar. Alan kendileri, satan kendileri. Kendilerini yankılaya yankılaya da, manasızlıklarını gizlemeye, manasızlıklarını unutmaya, gürültüye getirmeye çabalıyorlar.

Canlarım benim! Siz bu kafayla daha çok dayak yersiniz de, arada bir yığın günahsızın da canı yanıyor. Yazık!