Bir Diziden İlhamla…

Netflix’te Borgen adında 2012 yapımı bir Danimarka dizisi var. Birkaç bölüm izledikten sonra kritiklerine baktım ki, zamanında çok ses getirmiş. Digitürk’te de oynamış. Esasen yıllar önce benim yapmaya heveslendiğim bir dizi denebilir. Tesadüfen denebilecek şekilde başbakan olan bir kadın var, Birgitte. Birgitte’nin bir kocası, ergen kızı ve küçük oğlu var. Bir de cevval bir basın danışmanı var. O basın danışmanı ile tuhaf bir gönül ilişkisi olan bir televizyoncu var.

Hemen her bölüm, bir yandan siyaset ve medyanın işleyişinin etrafında dönerken, öte yandan da sıcak bir konuyu  —mesela kadın erkek eşitliğini veya Grönland meselesi çerçevesinde sömürgeciliği— ele alıyor. Ve hemen her bölümde, Birgitte’nin ve/veya basın danışmanının özel hayatına dair özel meseleler ile genel/politik meseleler çakışıyor. İlginç bir dizi. İlk sezonun ilk yarısı özellikle etkileyiciydi. Sonra dokusu giderek şematikleşti.

İkinci sezonun 6. bölümünde, aşırı sağcı partinin lideri ile başbakan arasında şöyle bir diyalog geçiyor (Danca’m olmadığından, Türkçe altyazıyı olduğu gibi aktarıyorum.

— Şu işe bak Birgitte. Şeytanın ofisinde oturmuş, onunla bisküvi yiyorsun.

— Evet.

— Bizimle konuşmak başka, yemek yemek başka ama. Senin gibi ahlakçı bir insan için aşırıya kaçmak oluyor bu.

— İstizahı konudan saptıran tek kişi ben değilim.

— Sana önemli sorular sormak konudan sapmak mı oluyor?

— Benim bakış açımı, meselenin özünü, hatta gerçekleri görmezden geliyorsun. Sonra da mağduru oynuyorsun.

— Kolumu mu kastediyorsun?

— Evet Svend Age. Kolunun yasamayla ne ilgisi var?

— Siyaset bu, Birgitte.

— Hayır Svend Age. Manipülasyon bu. Nesnelmiş gibi ele almaya zorluyor. Siyaset değil bu. Yapıcı değil. Suçlamalar yapıp duruyorsun ama hepsi saçmalamaktan başka bir şey değil. Sonra da biz düzgün insanlar… Hayır. Seninle konuşamam. Haysiyetimi kaybediyorum.

— Sana bağırıyorsak senin suçun. Bizi dinlemiyorsun. Yeterince sessiz kaldık. Biz evcilleştirilmedik, değil mi?

— Seni zavallıcık. Bak işte. Yine mağduru oynuyorsun.

— Oynamıyorum. Bilmediğin ve keşke var olmasaydı dediğin bir Danimarka var. Plastik kaplı mobilyaları ve hazır yemekleriyle küçük aileler. Biri onları korumak zorunda ve senin kollamadığın kesin!

Esasında diziyi seyredenler sahneyi hatırlıyor olabilirler, sadece diyaloglar değil mesele, oyuncuların vücut dilleri de çok şey söylüyor. Bir yanda bütün insanlığın iyiliğini isteyen, ılımlı, Danimarka’nın iklim, çevre, Afganistan, Afrika gibi mevzularda sorumlu davranmasına çalışan, Grönland’a sömürge gibi davranmaktan utanan, Grönland yerlilerinin hassasiyetlerine hassas ama sıklıkla içine sinmeyecek kararlar vermek zorunda kalan ahlaklı bir başbakan.

Karşısında klasik bir aşırı sağcı. İklim, çevre gibi hususlara tamamen sağır. Kadın hakları, çocuk hakları gibi mevzular gündemine hiç girmiyor. Grönland’da devletin —bizim KKTC karşısındaki tutumumuzu çok andıran— geleneksel politikasının tamamen yanında, filan.

Dizinin daha önceki bölümlerinde de muhtelif biçimde hissettiriliyor ama yukarıdaki diyalogda bence aşikâr görünüyor ki, yabancı düşmanlığı, çevreye karşı duyarsızlık filan hikâye. Esas mesele, orada başka bir Danimarka var. Geride terk edilmiş (left behind) bir Danimarka. O Danimarka, esas olarak yabancılardan, çevreden, çocuklardan, kadınlardan nefret etmiyor, kendisini geride bırakmış ve sonra da onlarla konuşmaktan bile imtina eden öteki Danimarkalılardan nefret ediyor. Kendileri ile konuşunca kirlendiğini —haysiyetini kaybettiğini— düşünen, her şeyin doğrusunu bildiğini varsaydığı halde kendileri hakkında hiçbir şey bilmeyen, bütün dünyanın iyiliğini istediğini vehmederken o evcilleşmemiş yığınları görmezden gelen ahlakçı —ve ahlakı tekellerine almış görünen— Danimarkalılardan. Kuralları koyan, sonra da kuralları kendilerinin koymuş olduğunu unutup onlara evrensel kurallarmış muamelesi yapan, yapmayanları aşağılayan, sosyal/iktisadi/kültürel iktidarları sayesinde o aşağılamaya imkân bulan Danimarkalılardan.

Savaştığımız savaş bu.