Bregman’a İtirazlarım

Bregman’ın Çoğu İnsan İyidir kitabı, son dönemde içimi en çok ferahlatan şey oldu. Hakkında söyleyeceğim çok şey var. Ama önce eleştirilerimi dile getireyim. Üçü küçük —bağlamı zedelemeyen— biri ise metodolojik olarak önemsediğim dört hususta itirazlarım var.

Birincisi…

İnsanlığın avcı-toplayıcı dönemine dair romantik güzellemeleri fazlasıyla mesnetsiz —ve lüzumsuz— buldum. Avcı-toplayıcı döneme dair duvar resimlerinde savaş sahneleri olmaması mesela… Avrupa’nın dört köşesinde, herkesin herkesle savaştığı dönemlerde de sanatçılar genellikle barışçı, kutsal imgelerle dolu tablolar boyadılar. O dönemlerde yapılan tablolardan yola çıkarak dönemin gerçekliği hakkında çıkarsama yapılabilir mi?

Esas mesele mağara duvarlarına yapılan resimler değil. Genellikle son derece titiz davranan Bregman’ın, avcı-toplayıcı dönem hakkında bir kanaat üretirken o kadar da titizlik göstermemesi. Geçmişte, işin ta başında bir cennet varsayma işi, Bregman’ın itiraz ettiği kavram haritasından apartılmış gibi görünüyor bana. Onun da vurguladığı gibi, eğer insan insanı evcilleştirmişse, bu iş bir süre almıştır ve zamanla daha evcil olmuşuzdur diye düşünebiliriz. Dolayısıyla başlangıçta şimdi olduğumuzdan daha vahşi olmamız pekâlâ mümkün.

Kaldı ki, mesele sadece vahşi olmakla sınırlı da değil. Aniden kopan fırtınada sığınacak bir mağara bulabilmiş olan bir grubun, başlarına geleni anlamlandırmak için türlü çeşitli hurafeler üretmesi de çok muhtemel. Hurafelerin ise, zamanla türlü çeşitli davranış bozukluklarına sebep olması anlaşılmaz değil. Bregman’ın da işaret ettiği Göbeklitepe’ye bakalım. Öyle “ay işimiz, gücümüz yok ne güzel, ekmek elden, su gölden, şuraya şöyle devasa dikitler dikiverelim de sonra da bir şölenle kutlayalım” denebilecek bir şey gibi görünmüyor. Eğer nesiller sürmemişse onlarca yıl boyunca, çok sayıda insanın seferber olması gerekmiş. Giderek güçlenen varsayıma göre de, o taşları dikebilmek için o kadar insan bir araya geldiği için, yerleşik düzene geçilmiş gibi görünüyor. Pek bir cennet işi değil gibi…

Veya mesela, günümüzün modern insanının ortalama 150 kişiye Christmas kartı yollaması, buna karşılık avcı-toplayıcıların bir ömür boyunca bin farklı kişiyle temas etmesi filan… Bregman’a yakışmayacak bir özensizlik. Bir ömür boyunca temas edilen insan sayısını, modern insanın ömrünün herhangi bir anında temas halinde olduğu insan sayısı ile kıyaslamak… Bugün bir bayramda tebrik etmeyi isteyeceğimiz sadece 150 kişi olabilir ama ilkokulda okurken, üniversitede okurken, filan işyerinde çalışırken o 150 kişiler hep farklı 150 kişilerdi ve onların toplamı… Ohooo…

İkincisi…

Müştereklerden söz ettiği sonlardaki bölümde sıklıkla piyasaya yönelik olumsuz ifadeler var. Eğer piyasa dediği, mesela hepimizin müşterek malı olan çaylara, derelere HES yapmak üzere devlet tarafından el konması ve birilerine peşkeş çekilmesi gibi hadiselerse, o işin piyasayla zerre kadar alakası yok. Tanım icabı yok. Görünmez elle filan hiç alakası yok çünkü basbayağı görünür ve zorba bir el marifetiyle, piyasaya rağmen yapılan işler bunlar. Piyasa hakkında çok yazıp çizdim, tekrarlamayacağım ama “piyasa, özü itibariyle, kararların dağıtıklaşması mekanizmasıdır” deyip geçeyim.

Üçüncüsü…

Özellikle kitabın ilk yarısında, sıklıkla, modern toplumlarda yaygın olan bir güvensizlikten söz ediliyor. Ama bu güvensizlik sadece bir varsayım olarak tekrarlanıp duruyor. Bizim birbirimize güvenmediğimizi varsaymış, o varsayımı bizim de paylaşıyor olduğumuzdan şüphe etmediği için açıklamaya, temellendirmeye hiç ihtiyaç duymamış gibi… Piyasa gibi güven hususunda çok yazıp çizdim. Bugünkü modern sosyoloji, insanların tanımadıkları, asla temas edemeyecekleri insanlara da güvenleri sayesinde mümkün ve hepimiz her gün yapıp ettiğimiz her basit şeyde sayısız insana güvendiğimizi gösteriyoruz.

Esas meselem dördüncü hususla…

Bregman insanın kötülüğü, yetersizliği, aptallığı, bir merkezden güdülmediğinde felaketle neticelenecek işler yapacağı varsayımının yaslandığı kaynakları çürütürken, durup durup, “peki ama Auschwitzleri nasıl açıklayacağız” diye soruyor. Karşı çıktığı kavram haritasının, o kavram haritasını istihdam ederek bize “siz şöyle biraz haddinizi bilin, eğer NYT’deki köşelerimizden size biçim vermezsek ne biçimsiz işler yapabileceğinizi biliyoruz” diyenlerin tezlerini çürütmeye çalışıyor, anlıyorum. Ama böyle yaparken, bir yandan da metodolojik olarak onların ekmeğine yağ sürmüş oluyor. Şöyle bir zan oluşuyor insanın zihninde: Eğer bir tek karşı misal bulursak, insanın iyiliği iddiasını bütünüyle çöpe atabiliriz.

Atamayız. İnsan iyidir. İmkânları sınırlı ve vahşi bir tabiatın içinde, genel olarak medeni davranmayı beceren bir türe mensubuz. İstisna olan Auschwitzler. Üstelik de merkezi bir Leviathan kazara bir ara dizginleri elden kaçırmış da biz sıradan insan yığınları fırsattan istifade Auschwitzleri yapmış değiliz. Bir Leviathan Auschwitzleri tasarlamış ve aramızdan bazılarını baştan çıkarıp onlara hizmet etmeye teşvik etmiş.

Neden biz, “insan iyidir” diyenler açıklamak zorunda kalıyoruz Auschwitzleri? Aksine, bize akıl ve ders verip duranların açıklaması gerekiyor. Bizim zapturapt altına alınmazsak fevkalade manasız işler yapabileceğimizi varsayarak üzerimizde tahakküm kuranların açıklaması gerekiyor ki, insanlar akıllı, rasyonel ve yeterince güçlü merkezi otoriteler tarafından yönetildiklerinde, nasıl olup da ortaya çıktı Auschwitzler?