Bu Arada Verim Artışı…

Gorz’un kitaplarını Türkçeye tercüme edip yayınlayanlara çok şey borçluyum. Pek yola gelmiş biri sayılmazdım herhalde ama beni geri dönüşsüz bir biçimde yoldan çıkaran unsurlar arasında, Elveda Proletarya, Cennetin Yolları ve İktisadi Aklın Eleştirisinin özel bir yeri var. İşaret etmem gerekiyor ki, sözünü ettiğim kitaplardan bana kalan, esasen, Gorz’un cevapları ve hatta soruları değildi, kendime sordurdukları sorulardı.
Seksenlerin ilk yarısından itibaren zihnimde mayalanıp duran o sorular, bilhassa iş, emek gibi kavramlarla —dolayısıyla da hayat dene şeyle— ilişkimi köklü bir biçimde değiştirdi. Kendime haksızlık etmeyeyim, sahip olduğum diplomanın bana sağlayabileceği ciddi bir geliri reddedip Eskişehir’de bir üniversite karikatüründe —o vakitler öyleydi en azından— çalışmaya, Gorz’u okumadan önce karar vermiştim.
Zihnimde mayalanıp duran sorulardan o damıttıklarımı, muhtelif ortamlarda yazdım, konuştum. Doksanların ikinci yarısında mesela, dünyadaki işlerin önemli bir bölümünün yapılmasa kimsenin bir şey kaybetmeyeceği işler olduğuna hükmetmiştim. Bu kanaatimi de paylaştım. Neredeyse kimse itibar etmedi söylediğime.
Graeber 2013’te yeni ve farklı bir dergi için kendisinden bir yazı istendiğinde, “Tırışkadan İşler Olgusuna Dair” adıyla bir yazı yollamış. Kısa sürede yoğun bir yankıya sebep olmuş yazısı. Dünyanın dört bir yanından birçok kişi “evet, benim işim de tam öyle” diye reaksiyon göstermiş. Sonra da mevzuu genişletmiş ve Trışkadan İşler (Bullshit Jobs: A Theory) adlı bir kitap haline getirmiş. Kitap üzerine yazmak istediğim her şeyi yazabilsem, herhalde Graeber’inki kadar hacimli bir kitap olur. Muhtemelen sonuna gelmeden hevesim kaçar, yarıda kalır. Burada hiç değilse birkaç yazı yazana kadar hevesimin kaçmayacağını ümit ediyorum.
Kapitalizm, piyasa, neoliberalizm ve saire kavramlarla ilgili söyleyeceklerimi şimdilik erteleyeyim (ama ertelediğimi söyleyerek kendimi bağlayacak bir taahhütte de bulunmuş olayım). Şimdilik kitabın ta sonlarında yer alan şu tespitle başlayalım: Mevcut iş dağılımının [yani çok sayıda tırışkadan işin var olabilmesinin] durumu ne iktisatla ne insan doğasıyla ilgili. Özünde tamamen siyasi bir mesele bu.
Graeber çok daha önce, nedenselliğe ve sosyolojik açıklamanın doğasına dair kelam ederken, her bir sosyal meseleye en azından üç farklı analiz seviyesinde yaklaşılabileceğini belirtmişti. Eğer kapağı açık bir rögara düşerse birimiz, onun dalgınlığıyla veya aptallığıyla açıklanabilir. Kapağı açık rögarlara düşen insanların sayısında ani bir artış olursa, geçtiğimiz ay sadece bir kişinin başına böyle bir şey gelmişken bu ay aniden birkaç yüz kişi rögara düşmüşse, başka bir açıklama gerekir. Ve bir üçüncü seviye olarak… Rögar kapakları neden var ve neden açık unutuluyorlar? Böyle bir analiz seviyesi sınıflandırması, iktisat, insan doğası ve siyaset düzlemlerini birbirinden ayırmaya da yarar mı? Şüpheliyim.
Ama zaten…
Neyse, şöyle deneyeyim: Ağırlıklı olarak 20. Yüzyılın başlarında, ABD’de, işin iktisadileştirilmesinde bir eşik atlandı. İşin örgütlenmesinde kullanılan teknikler gelişti ve vasıfsız işgücünün verimli bir üretim faktörü olabilmesini sağladı. Dün köyden gelmiş, yılda bir birim katma değer üretiyordu olan gençler, bugün bir fabrikada işbaşı yapıp, yılda on birim katma değer üretebilir hale geldiler. Üretilen katma değerin büyük bölümüne sermaye tarafından el kondu ve biriken sermaye yeni yatırımlara kaynak oldu. (Bilmiyordum, Graeber’den öğrendim, doğru anladımsa o süreçte işçileşenlerin bir bölümü, bir adım sonra işveren de olmuş.) Yeni yatırımlar yeni köylüleri işçileştirdi.
Birçok sebeple barbarca bulunan bu iş örgütlenmesi, Avrupa’nın soylu ve medeni iş dünyasına giremedi. ABD ile Avrupa arasındaki verimlilik farkı büyüdü. Derken ikinci savaş geldi, üretim sistemleri üzerinde muazzam bir baskı oluştu. Bir yandan vasıflı işgücü cepheye gitmişti, yerlerini kadınlar ve çocuklar gibi vasıfsız işgücünün alması gerekiyordu. Öte yandan savaş, cephede kısa sürede imha olacak olan muazzam bir üretimin sürekli olarak gerçekleştirilmesini gerektiriyordu. Avrupalılar Amerikan tarzını zoraki kopyaladılar.
Savaş bitti. Başka hiçbir şey savaş öncesine dönemediği gibi, iş örgütlenmesi de eski güzel günlerin soyluluğuna dönemedi. Verimlilik olağanüstü arttı. Artan verimliliğin bir bölümü verimlilik artışına hasredildi, verimlilik geometrik bir biçimde artmayı sürdürdü. Makineleşme, bilgi teknolojilerinin istihdamıyla otomasyona evrildi. Birim emek başına gerçekleştirilen üretim, her on yılda katlanarak arttı. Verimlilik artışı ne demek? İktisadi sistemin çıktısı, yani ürün arttı. Artan ürüne paralel olarak tüketim arttığı sürece, bir mesele yok. Zaten de savaş sonrası şartlarda, savaştan çıkmış toplumların yıllardır süren mahrumiyetleri ve savaş yıkıntılarının temizlenmesi ihtiyacı sayesinde, tüketim de üretimle hemen hemen aynı vitesle büyüdü.
Bir yere kadar.
Bir yerden sonra tüketimin artış hızı, üretimin artış hızının gerisine düştü. Üretime emeğiyle katılanların hissesi artırıldı, tüketim desteklendi. Ama üretimde emeğin hissesi hızla düşmekte olduğundan…
Anlaşılıyor mu bilemedim. Yüz kişiyiz. Onumuz yüz birim üretiyoruz. Elli kişi o yüz birimi tüketiyor. Sonra on kişi daha üretici oluyor ama bu arada verim arttığı için yirmi kişi iki yüz birim değil, üç yüz birim üretiyor. Altmış kişi o üç yüz birimi tüketiyor. Yani bir yandan refah tabanı genişliyor, 50’den 60’a yükseliyor, öte yandan refah artıyor, tüketebilen her bir kişinin tüketim kabiliyeti 100/50=2 iken, 300/60=5’e yükseliyor. Ancak hem refah tabanının genişlemesinin ve hem de refah artışının bir üst limiti var. 80’ler gelmeden o üst limite erişiliyor. Dünyanın zengin ülkelerinde arz talebi geçiyor.
Bu arada verimlilik artışı sürüyor.
Yani?
O 300 birimi üretmek için gereken işgücü yirmiden on beşe düşüyor. Paralel olarak başka bir vahim gelişme daha yaşanmış, o verimlilik artışında rol almış ve ciddi bir refah seviyesine ulaşmış olan orta sınıflar, refahın bir bahsi olarak, çocuklarını okutmuşlar. Yani diploma sayısı da artmış. Sistemin gösterdiği reaksiyon, 15 kişiyle yapılabilir olan için 25 kişiyi istihdam etmek. Üstelik de o ilave on kişi, okumuş çocuklar. En azından sekizi onların arasından girdi devreye.
Graeber’in muhtelif biçimlerde, muhtelif açılardan analiz ettiği, analizleri için feodaliteden işin geçmişte toplumlar için ne mana taşıdığına kadar birçok kavramlaştırmayı yardıma çağırdığı hikâye, benim mühendis bakış açımdan böyle sade bir hikâye.
Ve bu arada verimlilik artışı sürüyor. 15 kişinin yapabileceği iş için 25 kişinin istihdam edildiği şartlarda, işi yapmak için gereken insan sayısı 12’ye düşüyor mesela. Eğer o ekstra on kişi iştiham edilmese ve o kaynaklar otomasyona kaydırılsa, belki de sekize düşecekti. Yani sekiz kişi, yüz kişilik toplumun sekseninin bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar üretimi gerçekleştirebilecekti.
Mesele şu ki, “tüketebilmeniz için üretime katkı yapmanız, yani emeğinizi satmış olmanız gerekiyor” gibi bir kuralımız var. Yani? Eğer sadece sekiz kişi üretime katılıyorsa, sadece onlar ve onların bakmakla yükümlü oldukları kişiler üretimden hisse alabilecek —diyelim otuz kişi. Otuz kişinin tüketebileceği kadar üretim için sekiz kişi fazla gelecek, dördü işini kaybedecek, tüketebilir olanın sayısı on beşe düşecek. O on beş kişi için dört kişi fazla gelecek, yarısı işini kaybedecek, filan.
Ve bu arada verim artışı da sürüyor.
İmdi…
Bu mesele iktisadi mi, siyasi mi? Benim bakış açımdan böyle bir soru beyhude. İktisadi olan siyasi, siyasi olan da iktisadidir zaten ve hepsinin ta en altında da insanın doğası dediğimiz şeyin sağladığı imkânlar ve koyduğu sınırlılıklar var. Net olarak şunu söyleyebiliriz ki, başımıza gelen şeye gösterdiğimiz reaksiyon siyasi bir reaksiyon. Yani, kestirmeden söyleyecek olursak istihdam yaratma refleksi, siyasi bir tercih. Problemi çözmek için olmasa da ertelemek için istihdam yaratmayı tercih ettiğinizde, yeni yarattığınız işlerin stratejik müşteri ilişkileri veya dezavantajlı kesimlere destek kontrolörlüğü filan gibi, ancak okumuş çocuklar tarafından işgal edilebilecek, manasız işler olması kaçınılmaz. O okumuş çocukların, yeni yaratılmış manasız birimlerde çaycılık veya temizlikçilik gibi nispeten manalı işleri yapanlardan daha yüksek gelir elde etmesi de kaçınılmaz. Ve dolayısıyla, toplumda zaten mevcut olan sosyo-politik gerilimlerin bu politikaların neticesi olarak yükselmesi de kaçınılmaz. Bütün bu sürecin toplumda diploma talebini kışkırtması, eğitim denen sürecin esasından uzaklaşmasına sebep olması, üniversiteler arasındaki hiyerarşiyi keskinleştirmesi ve sair berbat yan ürünler de cabası.
Bu arada verim artışı sürüyor.