Dua, Tedbir, Lisan

Türkiye’de kamyonların alnında yazan “Allah Korusun” ibaresi üzerinden mesela, memleketin okumuş çocuklarıyla yıllar boyunca tartışmıştım. Tezleri kabaca şöyle bir şeydi, “adam oraya ‘Allah Korusun’ yazınca Allah’ın koruyacağına inanıyor, tedbirsiz araç kullanıyor, yollardaki kazaların çokluğu da bu zihniyetten kaynaklanıyor”du.
Gerçeklik böyle miydi? Yani adam “nasılsa Allah Koruyor” diye direksiyonu yolun dışına çeviriyor muydu mesela? Başka ülkelerin sürücülerinden daha mı tedbirsiz araç kullanıyordu? İnançlılar –inançlı olduklarını söyleyenler– inançsızlardan, mesela onları suçlayıp duran okumuş çocuklardan daha kötü sürücüler miydiler? Yoksa çok daha basit bir sebep mi vardı? Mesela artan araç sayısı, araç kalitesi ve trafik için yolların yetersiz ve uygunsuz olmasından mı kaynaklanıyordu aşırı kaza oranı? Okumuş çocuklar soru sormadılar, yolları suçlamaktan daha kolaydı insanları suçlamak. Sevmedikleri insanların sevmedikleri bir vasfını suçlamak…
Şimdi, şartlar ciddi ölçüde değiştikten sonra… Neymiş, “tedbir aldıktan sonra dua da edilse ne varmış?” Bence de öyle. Yani yıllar önceki tutumumdan geri adım atmış değilim. Sen yolları düzgün yaparsın, yerleşim yerlerini deprem riskine göre organize edersin, muhtemel bir deprem sonrası için gerekli tedbirleri alırsın, sonra da dua etmek isteyen eder. Dua, duayı edeni trafik kazalarından, depremden filan korumaz ama dua edene bir kalite katar. Tasarımın müthişliğine, harikuladeliğine saygı duyma kalitesini… Başka yoldan üretemiyorsanız bu saygıyı, iyidir yani dua etmek.
Yıllar önceki tutumumdan geri atmış değilim ama şartlar yıllar önceki şartlar değil artık. Şimdi dua ederek depremi, trafik kazalarını, memleketin ekonomik çıkmazını, uluslararası yalnızlaşmasını giderebileceğini zanneden –daha doğrusu zannetmemizi isteyen– birileri memlekete vaziyet ediyor. Yüksek koltuklarda onlar oturuyor, gazete formatında yayınlanan paçavralarda onlar yazıyor, televizyon kanallarında tartışma programı formatında yayınlanan şeylerde onlar konuşuyor.
Ve onların tasavvur ettiği tasarım, bambaşka bir tasarım.
Şöyle bir şey: Adam görevli kadını çağırıp “i speech kürsü” diyor mesela. Kadın anlamıyor. Adam nobran bir edayla tekrarlıyor. “Nasıl anlamıyorsun” edasıyla.
Mevzu İngilizce bilmeme mevzuu değil. İngilizce bilmediğini bilmeme mevzuu bile değil. Bambaşka bir şeyden söz ediyoruz. Lisan denen şeyin tabiatına dair derin bir cehaletten… Lisan denen şeyin tasarımının özünde mutabakattan ibaret olduğunu idrak edememe hali. “Ben bildiğimi söyleyeceğim, siz anlayacaksınız, anlayacaksınız ulan” hali bu.
Arada kaynamasın, tekrarlayayım, daha önce sayısız benzerine şahit olduğumuz türden bir gaf değil bu, benzersiz bir cehalet. Ve ben “a bak ne kadar cahilmiş/cahillermiş” diyen bir pozisyonda değilim, yeni farkına vardığım bir halden söz etmiyorum. Yıllardır farkında olduğum ama dile getirmekte müşkülat çektiğim benzersiz cehaletin şahane bir sembolü olarak müracaat ediyorum BM’de yaşanan rezalete.
Neden benzersiz?
İngilizce bilmezsiniz, ayıp değil. İngilizce bilmezsiniz, İngilizce konuşanları taklit ederek bir şeyler gevelersiniz ve İngilizce bildiğiniz zannedilsin talep edersiniz, ayıp. Ama anlaşılır bir yanı var. Kompleks filan der geçersiniz. Ama o durumda bile, dediğiniz anlaşılsın diye talepte bulunmazsınız. Hem İngilizce bilmeden, hem İngilizce konuştuğunuzu zannederek, dediğinizin anlaşılmasını talep etmek… Bambaşka bir hal.
“E ama anladı işte kadın” denebilir. Anladı ve icabını yerine getirdi. O kadının mahareti, marifeti, “i speech kürsü” diyen adamın ruh haline meşruiyet kazandırmaz. Olsa olsa adamın bu cehaletine rağmen mevcudiyetini nasıl sürdürdüğünü açıklar. Mesela, yıllardır bu cehaletle dövülen Türkiye’nin ne kadar mukavim olduğunu gösterir, filan.
Dikkat isterim, lisan mutabakattır. “Ben konuştum oldu” diyemezsiniz. Öyle yapıyorsanız, filanca lisanı bilmemek değil mesele, lisanın ne olduğu hakkında bir cehaletten söz ediyoruz demektir.
Ve…
Keyfilikten… Artık referans toplum filan değil, hatta Allah gibi bir aşkın özne de değil. Artık biricik referans var demektir: Adamın kendisi. Adamın etrafında, bu hale itiraz etmeden kümelenmiş olanların “tasarımın harikuladeliğine hayranlık besledikleri” filan söylenemez. Ortada bir tasarım olmadığına inandıkları, o adamın tasarımında bir yer sahibi olmaktan başka hiçbir şeye talip olmadıkları manası çıkar.
Yani?
Bu topraklarda İslam denen şey her ne idiyse, onun tam zıddı bir şeyden söz ediyoruz. İslam’ın sembollerini kullanan ama herhangi bir aşkın referansı olmayan bir tuhaf dinden… Adam zaten buydu ama olduğu şey olarak görünmekten bir endişesi vardı. 2103’ten itibaren bu endişe de ortadan kalktı. Veya başka endişeler bu endişeyi bastırdı. Her ne olduysa, adam artık biricik referansının kendi keyfi olduğunu saklamaya, örtmeye, giydirmeye bile tenezzül etmiyor. Âlemin bütün öznelerinin kendisine göre dizilmesini talep ediyor. O “i speech kürsü” diyecek ve siz anlayacak, icabını yerine getireceksiniz, dahası var mı? “Demirtaş’ı bırakamayız” demesinde bir tuhaflık görebilir miyiz artık?
Yıllar önce Akşam’da yazarken yazmıştım, adam diplomalarını verdiği çocuklara “senin adın yanlış, bu ne biçim soyadı, söyle babana değiştirsin” filan dediğinde… “Başımıza gelen musibet benzersiz bir şey” manasında… Ama orada bile “Sümeyye öyle yazılmaz” veya “bu soyadı bu ülkede başına dert olur” türünden, kurallara ve topluma bir gönderme, bir –saygı olmasa da– itaat vardı. Şimdi onlar bile kalmadı.
Ve şimdi adamın şeyleri, adamın oraya buraya oturttuğu, sonra keyfine göre oradan kaldırıp buraya oturttuğu şeyler bize, “tedbir alır sonra da dua eder ne var” diyorlar. Hangi tedbir? Hangi akılla, bilgiyle tedbir?
***
İmamoğlu mealen, “Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir afet vuku bulsa İstanbul o afetin yaralarını sarmaya muktedirdir, ama İstanbul’da bir afet vuku bulduğunda, Türkiye’nin kalanının onu telafi etmeye gücü yetmez” dedi.
Veciz bir tespit.
Veciz bir biçimde ifade edilmiş ama yeni fark edilmiş değil. 1999’da fark edilmişti. Üç yıl sonra malum heyet iktidara geldi. Aradan da 17 yıl geçti. Geldiğimiz nokta ne? İstanbul o günkünden çok daha baskın. Nüfustaki hissesi daha yüksek, ekonomideki hissesi daha da yüksek, hemen her sektörde dominant. Orada burada nasılsa kalmış irice odaklar varsa, onları da İstanbul’a taşımak için seferber olmuş bir heyetten söz ediyoruz. Türkiye’nin kalanını daha da kötürümleştirmiş bir heyetten…
Hangi şartlarda bu tercihleri yapıyorlar?
İstanbul’un ciddi bir risk altında olduğunu ve İstanbul’da vuku bulacak bir felaketi telafi etmek için Türkiye’nin kalanının kâfi olmayacağını bildikleri –daha doğrusu bunların bilindiği– şartlarda. Tırnak ucu kadar akıl, izan, vicdan sahibi olan herhangi bir heyet, bütün bu dönem boyunca, elindeki bütün imkânları, İstanbul’un hissesini küçültmek için kullanırdı. Çeperleri tahkim etmek için. Tam tersini yaptılar. Benzersiz bir iştahla, şehvetle.
Bilmezsiniz, bilmediğinizi bilirsiniz, derdinizi ifade edebilmek için oradan buradan devşirdiğiniz kelimelerle “i speech kürsü” demek zorunda kalırsınız ve… “N’olursun anla, daha fazlasına kabiliyetim elvermiyor” edası olur yüzünüzde. Bir tür utanma mesela… Karşıdakine borçluluktan kaynaklanan bir tür saygı… Ama tam tersine, “söylüyorum anlamıyorlar, bizim medeniyetimiz işte öyle yüce” veya “söylüyorum, anlıyorlar ama anlamazdan geliyorlar, biz şahane olduğumuzdan herkes bize düşman” perdesinden gürleyip duruyorlar. İstanbul’u çaresiz bırakmışlar, Türkiye’nin çaresizliğini derinleştirmişler, Silivri açıklarından bir ikaz geldiğinde de aynı edepsizlikle, dört koldan…
Bütün bunların toplumla, sosyolojiyle, kültürle, tarihle filan bir alakası yok. Dünyanın başka yerlerinde de dünyanın düz olduğuna inanan, birkaç ailenin bütün dünyayı keyfine göre dizayn ettiğini düşünen, dünya kendisinin etrafında dönseydi ne kadar güzel olacaktı olduğunu vehmeden bir yığın çapsız insan yaşıyor. Atalarının binlerce yıl önceki filanca sembolleriyle bugünü tanzim etmeye heveslenen…
Mesele toplum, kültür, tarih, coğrafya değil. Mesele, kendisini peygamber zanneden çapsız bir adamın keyfiliğini denetleyecek mekanizmaları olmayan bir siyaset düzenine sahip olmamızdı. Ve fakat kimse o düzeni problem etmedi. Çünkü kendilerinin iktidara geleceğini –veya kendi iktidarlarının bin yıl süreceğini– zannediyorlardı ve kimseye hesap vermek istemiyorlardı.
Sorarsanız kapitalizm suçlu, ahali suçlu, küreselleşme suçlu, Sevr’i hortlatma hayaliyle yaşayan Batılılar suçlu, bizi arkadan hançerleyen Araplar suçlu, Kürtler suçlu, İslam suçlu… O tuhaf siyasi mimarinin müellifi ve müdafii olan zatlarının dışındaki herkes ve her şey suçlu.