Düğünü Sabote Etmek

94’te ilk defa kamuoyu araştırmaları yapmaya başladığımda da gençler ile ebeveynleri arasında siyasi tercih farkları vardı. Oranları hatırlamıyorum ama belki de şimdiki kadar da büyüktüler. 70’lerde akranlarım sokakta vuruşuyorlarken de dünya düzeni hakkında ebeveynlerimizin kavrayışından çok farklı kavrayışlarımız vardı. Yani mesele, eğer meseleyi bir nesil çatışmasına indirgeyecek olursak, hiç de yeni bir şey değil. Muhtemelen insanlık tarihi kadar eski. Buna rağmen “bu daha önce hiç yaşanmamış bir şey gibi görünüyor” diyebiliyor olmamın dayanağı ne?

70’lerde “bana yar olmayacaksa yansın bu dünya” diyenler gençlerdi. 90’lardaki siyasi tercih farkları da, gençlerden yaşlılara doğru gittikçe itidal kazanıyordu. Bugün öyle değil, “gelin şunların hadlerini bildirelim” edasıyla kükreyenlerin —yani Erdoğanların, Trumpların, Jonhsonların— peşinden gidenler yaşlılar. Yani meseleyi orijinal kılan, daha önce yaşanmış olanlardan tamamen farklılaştıran, öfkenin, kavga gürültünün, nobranlığın yaşlılar arasında daha yaygın olması. Mutedil olanlar, daha alçak sesle ve daha sükûnetle konuşanlar, müzakereye daha açık olanlar ise gençler. Bu hal, insan biyolojisine aykırı.

80’lerin sonlarında Türkiye’de laiklik tartışmaları yeniden alevlendirildiğinde, “bu iş sadece Türkiye’de olmuyor” mealinde geniş bir rapor hazırladıydım. NPQ Türkiye dergisi Allah ve Politika temasıyla yayınlandığında 96 yılındaydık. Micklethwait ve Wooldridge God Is Back’i (Tanrı Geri Döndü) 2009 yılında yayınladılar. Bugün dünyanın dört bir yanında yaşananların bir tek parametreyle açıklanmasını manasız bulacağım aşikâr ama dinin sahneye dönüşünü ihmal ederek hiç açıklanamayacağı kanaatindeyim.

Şüphesiz memleketteki laikçilerin yerli yersiz sündürdüğü kavramlaştırmaların hiçbirine sempatim yok. Veya kendilerini meşrulaştırmak için “gördünüz mü bak, Allah inancı olmadı mı sizin de eliniz ayağınıza dolanıyor” deyip duranların kavramlaştırmalarına da… Yani ne “görülüyor işte, laiklik olmadı mı emniyetli bir sosyal düzen tesis edilemiyor, susturun ezanları” havasındayım, ne de “Allah inancı, öbür dünyada ceza korkusu olmazsa insan neden ahlaklı olsun” diyenlerin yanındayım.

Esasen ikisinin de tam karşısındayım galiba. Çünkü geri dönen din, dünyanın dört bir yanında laikçilerin siyasal alandan sürdükleri din değil. Ne Polonya’da, ne Rusya’da, ne Fransa’da, ne ABD’de ve ne de Türkiye’de… Sürgünden dönen şey, sürgüne gidenden bambaşka. Son derece dünyevi. “Laiklik verdiği sözleri tutmadı” diye geri döndürülen —dine benzeyen, benzetilen, dini kıyafetler giydirilmiş— şeyden, dinden bekleye geldiğimiz hizmeti değil, laikliğin verdiği sözleri yerine getirmesi talep ediliyor. Dünyayı cennet yapması…

***

Bu hususlarda kapsamlı araştırmalar yapılmışsa, yapılıyorsa da ben bilmiyorum. Dolayısıyla kaba fırça darbeleriyle analize mecburum.

Bugün en azından 80 yaşını doldurmuş olanlar, Büyük Savaştan önce doğmuş olanlar. Dünyanın her yerinde küçük bir azınlık teşkil ediyorlar. Muhtemelen hemen hepsi Erdoğanların, Trumpların peşinden sürükleniyorlar ama Erdoğanları, Trumpları onlar yaratmadılar. Onlar talep etmediler masaya servis edileni ama “bu iyi pişmemiş” de demediler/demiyorlar. Bugüne kadar neleri yemek zorunda kaldıkları hesaba katılırsa, tutumlarında anlaşılmaz bir şey yok.

Anlaşılması zor olan, bir sonraki nesilde başlıyor —Trumpları, Erdoğanları davet eden, bilhassa bu yemeği sipariş edenler onlar.

60 ile 80 yaş arasındakiler —yani kabaca 1940 ile1960 arasında doğmuş olanlar— insanlık tarihinin muhtemelen en kapsamlı demokratikleşme dalgası içinde büyüdüler. Ailelerinin birçoğunda, kendi kaderlerinin kendilerinin elinde olduğu inancına sahip olan ilk nesildiler. Kendi kaderine sahip olma duygusunun son derece tabii bir duygu olduğu, evrensel olduğu zannıyla yaşadılar/yaşıyorlar. Şimdi de özü itibariyle kendi kaderlerine sahip çıkıyorlar —mesele onların kendi kaderleri ile toplumun kaderinin örtüşmemesinden kaynaklanıyor.

İdeolojiler elbette daha önce de vardı ama ilk defa o nesilde politik seçkinlerin imtiyazı olmaktan çıkıp sıradan insanların da tüketimine sunuldu. Şehvetle tükettiler. Esasen her şeyi şehvetle yaşadılar ve tükettiler. Dünya savaşının yol açtığı yıkıntıyı onlar kaldırdılar. Bu işi neşeyle ve eğlenerek yaptılar. Dünyanın dört bir yanında aynı müziğin ritmine katılıp aynı edebiyatı tüketen belki de ilk nesildiler. Şehvetle müzik dinleyip şehvetle okudular.

İnsanlık tarihinin belki de sağlıklı yaşlanan ilk nesli idiler. Zaten çok doğmuşlardı, çoğu yaşadı. Uzun yaşadı. Dolayısıyla kalabalıklar.

Büyük, çok büyük bölümü kırsalda veya küçük yerleşim birimlerinde doğdular, ya büyük merkezlere göçtüler veya yaşadıkları yerin hızla büyüdüğüne, şehirleştiğine, karakter değiştirdiğine şahit oldular. Aralarından birilerinin merdivenin basamaklarını hızla tırmanmasına şahit olan ilk nesil de onlardı. Aralarından çok kişinin… Yine de sınırlı bir oranın…

İnançlı idiler. Ama kiliselere, camilere ebeveynleri kadar itibar etmiyorlardı. Kelimenin sahih anlamıyla laik idiler. Muhtemelen ilk laik nesil idiler. Yeni bir hakikati —hakikat yerine ikame edilmiş olan safsatanın yerine hakiki hakikati— keşfetmiş olduklarını zannediyorlardı. Ebediyen sürecek olan bir nizamın temellerini atmışlardı. İnşa ettikleri ve ebediyen süreceğini zannettikleri ne varsa, daha onlar ölmeden ıskartaya çıktı.

Ama kendileri ıskartaya çıkmadılar. Trump 46, Corbyn 49, Putin 52 ve Erdoğan 54 doğumlu. Ama bu seçki yanıltıcı olur. Dünyanın parlamentolarındaki insanların ağırlıklı bir bölümü, medya organlarını yönetenler, kitapları yazanlar, gürültücü profesörler, kanaat önderleri, filmleri yapanlar —hatta filmlerde oynayanlar— genellikle bu nesle mensup.

Galiba dünyayı en çok ırgalayan da bu neslin mensupları. Ve neden ırgalıyor oldukları da, yukarıdaki özetten tahmin edilebilir. Onlardan önceki nesiller genellikle bu kadar yaşamıyorlardı, yaşayanlar toplumda küçük bir azınlık oluyor ve genellikle de aktif olabilecek sağlık şartlarına sahip olamıyorlardı. Gençliklerinde ideolojilendirilmiş ve büyük projelere nefer yazılmış değillerdi. Küçük yerleşim yerlerinde, çok daha iddiasız, mütevazı hayatlar sürmek zorunda kalmışlar, hayatta kalmayı bir başarı olarak görmüşlerdi. Ve… Aralarından çıkan birilerinin şair, yazar, profesör, bakan, başbakan olduğuna da şahit olmamışlardı. Dolayısıyla, sahneden çekilmeye itiraz etmek akıllarına gelmiyor, usulca ve sükûnetle kenara çekiliyorlar, toplumun sağduyusunu temsil eden mutedil insanlar oluyorlardı.

Sözünü ettiğim nesil ise, coşkulu, iddialı, neşeli bir gençlik yaşadıktan sonra, çok şeyi başardıktan ve nihai olanı inşa ettiğine inandıktan sonra… “Buraya kadar” gongunu işitince… Yaşı icabı iktidarsızlaşmış ama gönlü hâlâ genç kalmış geçkin bir erkeğin kendisine ve dünyaya öfkesi olarak görülebilir yaşadıklarımız. Şan, şöhret, kudret tecrübe etmiş güçlü bir ağanın, oğlunun evlenmek üzere olduğu —gelini olacak— genç ve güzel kıza göz koymasındaki çaresizlik gibi bir şey. Oğlunun düğününü sabote etmek…

Ağa onca iş güç, onca telaş arasında pek de dindar biri gibi davranmamış olabilir. Ama şimdi, eğer düğüne mani olmasına bir bahane sağlayacaksa, dinden —veya din zannettiği gelenekten— birkaç referans hiç de uygunsuz olmaz.

***

İşin bir yanı daha var, daha önce defalarca değindim.

“Dininizi usulca bir sandığa kaldırıp saklayın, hep birlikte dünyayı cennet yapacağız” diyenler, bence dünyayı neredeyse bir cennet yapmışken biz, ufak tefek problemler yüzünden yükselen itirazlara “ulan siz de hiç meleğe benzemiyormuşsunuz, sizin gibi cemaati olan bir cennet olabilir mi” diye reaksiyon gösterdiler. Yani problemi kendilerinde değil, yığınlarda, insanın biçimsizliğinde buldular.

Eh, melek değilse… Ağa da oğlunun düğününde böyle çirkinlikler yapar yani. Çok mu?