Güç Gösterisi

Kendilerini Allah’ın muradının yeryüzünde gerçekleşmesinin vesilesi olarak gören zevzekler sürüsünün yapıp ettiklerine şaşırmanın manası yok —onların muradı Allah’ın muradı ve dolayısıyla onların muradına direnen herkese her şeyi yapmaları meşru. Beni şaşırtan şey, işbu haddini şaşırmış vasıfsızlar sürüsünün yapıp ettiklerine mana yakıştırmaya, o yapılıp edilenlerin arkasında sebep aramaya harcanan mesai.

Şimdi, tam da şimdi, Erdoğan’ın Süleyman’ı Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir Belediye Başkanlarını neden görevden almış? Sebep ne? Neden şimdi? Vardır bunların bir planları… Acaba ne? Suriye’de bir maceraya giriştiler, ellerine yüzlerine bulaştırdılar, onun üstüne bir şal örtmeye mi çalışıyorlar? Suriye’de daha berbat bir maceraya girişecekler, onun hazırlığını mı yapıyorlar? İşlerin böyle yürümeyeceğini idrak ettiler, erken seçim hazırlıklarına başladılar, sahadaki tümsekleri mi düzlüyorlar?

Filan.

Sizi temin ederim ki yok böyle şeyler. Suriye’de başlarını —ve elbette başımızı— fena halde derde sokmadılar demiyorum. Suriye’de daha da manasız işlere kalkışmayacaklar demiyorum. İç politikada köşeye sıkışmadılar demiyorum. Ama yapıp ettiklerinin öyle manalı bir orkestra eserinin zamanı gelmiş bir teması olmadığını söylüyorum. Çünkü… Zaten ortada bir orkestra eseri yok. Zaten orkestra da yok. Sorduğumuz bütün sorular, ortada bir orkestra olduğunu ve olup biten her şeyin illa ki partisyonda bir yeri olduğunu varsayan zihnimizin ürünü. Modernleştirilmiş bir toplumun çaresiz bireyleri olarak her birimizin zihninin…

Modernleşmiş olanlar, bir yandan Gediz’in akıp durmasının ve öte yandan ona kanallar açmakla kifayet etmeyip rejimini barajlarla kontrol altına alabilmenin yol açtığı ikircikli ve netameli ruh durumuyla yaşamanın antikorlarını ürettiler. Bir yandan bakınca çok güçlüyüz, hiç olmadığı kadar güçlüyüz, kendi kaderimizi belirlemekte muazzam bir mesafe kat ettik. Öte yandan bakınca… On bin yıl önceki atalarımızdan hiç fakımız yok, ansızın ölüveriyoruz mesela.

Sebep Gediz’in akmasında mı? Evet. Peki, yoluna kurduğumuz barajda mı? Ona da evet. Çok güçlüyüz ama kadiri mutlak değiliz. Ama bize keyfince kuraklık ve/veya sel gönderebilecek bir kadiri mutlak irade de yok işte.

Filan.

Modernleştirilmiş olanların zihninde bu muğlaklık, bu belirsizlik yok. Her şey bir planın unsuru. Fi tarihinde filanca kişiler bir masanın başında oturup bir plan yaptılar, adım adım onu hayata geçiriyorlar. Hangi tarihte oldu bu iş, herkesin meşrebine göre değişiyor. Kimler vardı masanın etrafında, yine herkesin meşrebine bağlı. Plan neydi, o da… Ama birilerinin bir tarihte bir masanın başında bir plan yaptığı ve başımıza gelen her bir musibetin onun neticesi olduğu hususunda yaygın bir mutabakat var, itiraf edersiniz ki…

Uzmanlar demiş ki, “elinize fidan alıp yanmış alanlara koşuşturmayın”. Eh, caretta carettalardan sonra orman yangınları mevzuunda da uzmanlara referans vermek zorunda kalmak… Yaşlandım galiba. Sevmem ben şu “uzmanlar demiş ki” kalıbını. Bir yandan bakınca da, uzmanlar benim lisanımla konuşmaya başladılar diyebiliriz ama. Neyse ne… Uzmanlar demiş işte, o ormanları siz yapmadınız, yine yapmaya kalkmanıza lüzum yok, kendi kendilerine yine olurlar. İşin özeti şu ki, kadiri mutlak değiliz ama çok müessiriz. Bir ucunda kadiri mutlaklık diğer yanında çaresiz bir edilgenlik olan cetvelin iki ucunda da değiliz, ortasında bir yerdeyiz. Burası iyi, ilaveten.

***

Gelelim Diyarbakır, Mardin, Van meselesine…

Ortada bir plan yok. Ama mesela Yıldıray Oğur’un “bırakın da yarın ihtiyaç olunca kullanılmak üzere geriye hukuktan, demokrasiden bir şeyler kalsın” demesiyle çözülebilecek bir şeyler de yok. Süleyman’ın aniden akıllı veya vicdanlı veya ileri görüşlü —veya insana yakışır herhangi bir vasfa sahip— biri oluvermesiyle çözülebilecek bir hal değil bu olup bitenler. Şahit olduğumuz, tarafı olduğumuz şey bir güç mücadelesi, akıl veya zekâ veya insanlık yarışması değil.

Ve…

Bu memlekette devlet denen şey, öyle zannedildiği kadar güçlü bir şey değil. Yani kamuoyundaki kabulü zannedildiği gibi değil. Delil mi istersiniz? İşte her daim olduğu gibi şimdi de, ancak aşırılaşarak kendi alanını müdafaa edebiliyor devlet. Eğer kamuoyunda yaygın ve derin bir kabul görmüş olsaydı, orada savcıları, burada hâkimleri, şurada polisleri teamüllerin dışında işler işlemeye sevk etmek lazım gelmezdi. Lazım geliyor.

Ve…

Yapılan işin bir tek sebebi var: Güç gösterisi. 31 Mart’la birlikte aşınmış olanı tahkim etme, yerine koyma çabası. Bir aklın, bir hesabın ürünü olarak olmuyor bu iş, bir içgüdünün ürünü olarak oluyor. Orada, Ankara’nın tepelerinde oynayanlar, Erdoğanlar, Süleymanlar, ta omurilikten biliyorlar, hissediyorlar ki, oynadıkları oyun bir güç oyunudur. Bizim meselemiz, onların karşısındakilerin oyunun bir güç oyunu olduğunu bir türlü idrak edememiş, edemiyor olmasında. Hâlâ akla, sağduyuya, hukuka, vicdana filan hitap etmeye çalışmalarında…

31 Mart’ta karizma çizilmişti. Hadi 23 Haziran’a kadar gündem hâlâ 31 Mart’tı. Ama 23 Haziran’da karizma daha da fazla çizildi. Oradan itibaren, 24 Haziran’dan itibaren tam saha pres yapmak lazım geliyordu. Yani ne yapmak? Bilemiyorum. Eğer sahada olsam belki de bir şeyler akıl edebilirdim. Ama yapılmadı. Esasında 31 Mart’ta öyle ciddi bir zafer filan yoktu —isteyen 31 Mart neticelerini referandum neticeleri ile kıyaslayabilir. Ama hakem golü verdi, tribünler coşkuyla destek verdiler, Erdoğan ve tayfası da golü yediklerini kabul ettiler. Tabela değişti.

Sonra?

O gün bugündür, tribün tribün gezip golü kutluyor muhalefet. Eh, Erdoğan ve tayfasının geçmiş performansından biliyoruz ki, ilk sarsıntıyı atlatmalarına izin verilirse, saha kenarından alakasız kişileri oyuncu diye sahaya sokup, skoru lehlerine çevirmeye teşebbüs edeceklerdir. İşte başladılar. Bu daha bir. Muhalefet bu kafayla giderse, Haziran-Kasım arasındakini andıran —ve muhtemelen çok daha geniş bir araziye yayılmış— devlet terörünün altında ezileceğiz.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin