Hekimler ve Hastalar

Bir hekim, son yirmi yılda gerçekleşen sosyal dönüşümü, kendi mesleki gözlemlerine yaslanarak tarif etmiş. Yirmi yıl önce hekimin odasına süklüm püklüm giren, aldığı hizmet sanki bir lütufmuş gibi davranan hastaların yerini, hekimin odasına kapıyı tekmeleyerek giren ve hekime uşağıymış gibi davranan hastalar ve hasta yakınları almış.

“Bir hekim” dedim ama siz de farkındasınız ki, benzer hekim gözlemlerinin ve o gözlemlere dayandırılan toplum röntgenlerinin ardı arkası kesilmiyor. Benim kendi gözlemlerim de, hekim arkadaşlarımın gözlemleri de sözünü ettiğim röntgenle uyumlu. Dolayısıyla yirmi yılda sahiden bir şeyler olduğunu düşünebiliriz.

Sözünü ettiğim paylaşımı kaleme —herhalde klavyeye— alan hekim, yirmi yıl önceki hekim-hasta ilişkisini de biçimsiz bulduğunu belirtmiş. Yani hekimin tartışılmaz otorite olduğu, hastanın ise çaresiz boyun eğen bir nesne haline indirgendiği ilişkiyi… Ve karşımıza yine otorite kavramı çıkıyor.

Varsayabiliriz ki, yirmi yıl önce hekimlerin odalarına giren herkes süklüm püklüm girmiyordu. En azından herkes aynı derecede ezik davranmıyordu. Ve yine varsayabiliriz ki, yirmi yıl sonra bugün, herkes ipini koparmadı, herkes edepsizleşmedi. Bahse konu olanlar, toplumun bir kesimi —geniş bir kesimi.

Nedir dertleri?

Hekimin karşısında hekimin otoritesine meydan okuyanların dertleri nedir? Beri taraftakilerin kendilerine biat kültürünün ürünleri olarak baktığı bu insanlar, otorite görünce süklüm püklüm olduğu varsayılan, şimdi de öyle davrandığı iddia edilen insanlar hekimin otoritesine neden isyan ediyorlar?

Her şeyden önce şunu görmüş olduk herhalde, demek ki o insanlar her şeye biat ediyor değillermiş. Her otoritenin karşısında boyunlarını büküp, kaderlerine rıza gösteren insanlar değillermiş. Öyle davranıyor idilerse, demek ki, öyle yetiştikleri, özleri öyle olduğu, öyle bir kültüre mensup oldukları için öyle davranıyor değillermiş. Otorite ile ilişkileri gönüllü değilmiş, içlerine sindiremedikleri halde kendilerini mecbur hissettikleri bir şeymiş.

Buraya bir mim koyalım ve bence hiç aklımızdan çıkarmayalım. Ortada bir kültür, dini inançtan ve/veya başka bir kaynaktan beslenen bir insanlık hali filan yokmuş. Baskı gören ve gördükleri baskıya direnebilecek enstrümanlardan mahrum olan yığınlar varmış. O yığınların bugünkü haddini şaşırmışlığı, bugünkü davranışlarının biçimsizliği, bizi bu tespiti yapmaktan alıkoymasın. Tekrarlamaktan da kaçınmayalım, memleketin yığınlarının otorite karşısındaki tutumları kültürel bir fenomen değilmiş, baskıyla boyun eğdiriliyorlarmış.

Baskı?

Şu hekimin veya bu hekimin, veya genel olarak hekimlerin bir baskısı olmayabilir. Hatta hiç baskı filan da olmayabilir ortada. Ama besbelli ki, yığınlar kendilerini baskı altında hissediyorlarmış, hekimlerin odalarına girerken ve girdikleri andan itibaren. İşin esasının hiç ehemmiyeti yok, öyle hissediliyorsa öyledir. Baskı hissediliyorsa, baskı vardır. Algı gerçektir. Esas mesele hissedilendir yani.

***

ABD’de plastik bir sosyal medya fenomeni, Biden’e oy verdiğini ispatlayana çıplak fotoğrafını yollayacağını vadetmiş. Bundan önceki seçimde de galiba Madonna oral seks vadetmişti. Beri taraftakiler nasıl öte taraftakilerin aralarındaki nüansları görmezden gelip hepsini aynı kaba koyuyorlarsa, öte taraftakiler de benzer şekilde, bu yandakileri bir tek kaba koyuyor. Hepsini Madonna gibi, o sosyal medya fenomeni gibi görüyor. İşbu plastik hatun meseleyi getirip siyaset meydanına taşıyınca da… Neler olacağını tahmin etmek müşkül değil. “Madem öyle, hesabımızı sandıkta görelim” oluyor.

Demem o ki, AKP iktidara gelip şunu şöyle yaptığı için şimdi hastalar hekimlerin oda kapılarını tekmeliyor değiller. Baskı altındaydılar ve fakat enerjileri yükselmişti. Yükselen enerjilerine rağmen, beri taraftakiler tarafından görülmediler, baskı hissetmelerini umursayan olmadı. Yükselen enerjileri ile AKP’yi iktidara taşıdılar.

Seçimlerde insanlar hangi seçeneği beğendiklerini ilan etmiyorlar —sizin de öyle bir lüksünüz yok, malum. Hangi seçeneğe karşı olduklarını belirtiyorlar. Trump’a oy verecek olanlar onu pek makbul buluyor değiller, o plastik hatuna ve onun temsil ettiği her şeye karşılar. İşin hakçası, kadının fotoğrafını gördüğümde, “ABD’de oy hakkım olsaydı da Trump’a oy verseydim, sonra da oyumun fotoğrafını çekip kadına yollasaydım” diye geçti içimden. O kadar antipatik, o kadar robot, o kadar plastik bir mahluk.

İmdi…

Mesele kadının birinin kendisini plastikleştirmesi değil mevzu. Kendi bedenini metalaştırmış olması, çıplak fotoğraflarını paylaşması filan da değil. O metaı siyaset pazarına sürmesi…

Türkiye’de sayısız hekim var. Siyasi görüşleri de, hayat tarzları da geniş bir yelpazeye yayılıyor. Ama memleketin iki yakasında da bir anket yapsak ve hekimlerin hangi tarafa mensup olduklarını düşündüklerini sorsak, herhalde iki yakada da benzer neticeleri alırız, hekimler modernleştiricilerden görünüyorlardır. Tekrarlayayım, gerçeğin öyle olup olmaması tali mevzu, algı öyledir. Ki bence gerçek pek öyle değil, diplomalı kesimlerin arasında ahalinin değerleri ile en az itişenler hekimler. Sürekli onlarla temas haline olmalarının getirdiği bir terbiye olduğunu düşünüyorum. Mesela başlarken sözünü ettiğim hekim de, eski hasta-hekim ilişkilerinin sağlıksız olduğunu teslim ederken, terbiyesini ortaya koyuyor.

Ama…

Sonra geliyor, gözlemlediği şeyi tarif etmeye, onu adlandırmaya kalktığında, hiç bilmediği alanlarda fütursuzca at koşturmaya başlıyor. Ezberleri yankılıyor, mevcut hali ahalinin mevcut iktidar tarafından kışkırtılmasıyla açıklıyor. Cehalet/gaflet ayrımları yapıyor ve saire… Yani mevzuu politik arenaya getiren, “şu seçilirse şöyle olacak, öteki seçilirse böyle olacak” diyen kendisi. O öyle yapmasa, baskı altında kaldığı yılların acısını çıkarırken ölçüyü kaçırmış olanlar, belki de, tutumlarını sandığa taşımayacaklar. Şimdi, bu halde, ne yapsınlar isteniyor?

***

Özetleyecek olursam…

Türkiye’de de dünyada da toplumlar iki ana gövdeye bölündü. Toplumların bir bölümü kendilerini baskı altında hissediyorlar. Hekim odalarına, mekteplere, şehirlerin bakımlı parklarına, lüks otellere girerken kasketlerini çıkarıp, önlerini ilikleyip, boyunlarını eğme mecburiyeti hissediyorlar. Gazete bürolarında, televizyon stüdyolarında pek seyrekler. Esasen oralara girmeyi hiç istemiyorlar, girmeye mecbur kaldıklarında da görünmez olmayı hayal ediyorlardır. Ve zaten de, ötekiler tarafından görmezden geliniyorlar. Haklarında ağza alınmayacak laflar ediliyor. Uluorta, hiç sakınmadan.

Savaş bu iki kesimin arasında.

Sıradan insanlar ciddi ölçüde enerji kazandı. Artık onları hekim odalarına eskisi gibi süklüm püklüm sokamazsınız —zaten eskiden de öyle sokmamalıydınız. Eğer şimdiki halden memnun değilseniz, böyle terbiyesizleşmelerini içinize sindiremiyorsanız… Eh, biraz çaba harcamak, ne olmakta olduğunu anlamaya çalışmak, manasız ezberleri tekrarlayıp durmaktan fazlasını yapmak lazım. Zamanında, insanlar hekim odalarına süklüm püklüm girdiklerinde, “bu insanlığa yakışmaz, bunu çözmemiz lazım” denseydi, yani biraz çaba harcansaydı, işler bu hale hiç gelmeyebilirdi. Şimdi daha fazlası lazım.

Gibi görünüyor bana.