İki Mesele

31 Mart öncesinde bir Türkiye’de yaşıyorduk.
Toplumun önemli bir bölümü, (a) öngörülemez bir ülkede yaşıyor olduğumuz, (b) şartları değiştirmek için ellerinde uygun enstrüman olmadığı ve (c) yaşanan şartların toplumun ana gövdesi için zaten istenen şartlar olduğu kanaatlerine sahip idi. Bir başka geniş kesim ise (a) işlerin sarpa sardığı çünkü uluslararası bir taarruz altında olduğumuz, (b) elimizdeki enstrümanlarla mezkur taarruzu göğüsleyemeyeceğimiz ama (c) yine de direnmek gerektiği, diğer kesimin bu dirence destek vermediği kanaatindeydi.
İşin özeti, kimse durumdan memnun değildi. Herkes kendisini çaresiz hissediyordu. Herkes mesuliyeti öteki mahalleye yüklüyordu ama… Yine de asimetrik bir hal vardı. İki kesimin memnuniyetsizliğinin kaynağı mesela, farklı düzlemlerdeydi —biri iktidarı, diğeri yabancı güçleri mesul tutuyordu. Kesimlerden birinin çaresizliği iktidarı ele geçiremeyecek olmaktan, diğerininki ise öteki kesimi dönüştüremeyecek olmaktan kaynaklanıyordu.
Benim açımdan ortadaki problem, siyaset üretememe problemi idi.
Şöyle söylersem derdimi anlatabilirim herhalde: Toplum yine böyle karpuz gibi ortasından bölünmüş olabilirdi ama her iki kesim de ümitli, heyecanlı olabilirdi. Mesele bölünmüş olmamızda değil yani, çaresiz, ümitsiz olmamızda. Çözüm de bölünmenin ortadan kaldırılmasında değil, ümit yaratılmasında. Siyasetin işi, insanların kendilerini çaresiz hissetmemelerini sağlamakta idi ve işini yapamıyordu.
Mahallelerin herhangi birinde yaşayan ve memlekete içinde yaşadığı mahallenin gözlükleriyle bakan herhangi birinin, sadece kendi mahallesinin ümitli, enerjik, galip olmasını istemesinde, meseleyi böyle daraltmasında anlaşılmaz bir şey yok. Ancak memlekete uzaktan bakıldığında, esas meselenin mahallelerin her ikisinde de voltajın düşük olması olduğu da söylenebilir herhalde.
Beni biliyorsunuz, 31 Mart öncesindeki atmosferin esas mimarının ve müteahhidinin Erdoğan olduğunu düşünüyordum. Ancak meydanı Erdoğan’a terk etmeye bahane olarak müracaat edilen kavramlaştırmalara da hep itiraz ettim. Erdoğan’ın —bırakın yenilmez olmayı— marifetli bir adam olmadığını, biricik gücünün karşısındakilerin güçsüzlüğü olduğunu tekrarlayıp durdum.
31 Mart’ta Türkiye’nin farklı mahallelerindeki voltaj dağılımında değişiklik vuku buldu. Esasen bazı sokak lambalarının eskisine kıyasla daha çok ışık vermeye başlaması, bir yerlerde yeni santralların kurulması ve/veya enerji nakil hatlarının yenilenmesi gibi sebeplerle gerçekleşmedi. Mevcut potansiyel zaten vardı, hatta dahası da var. Sadece birçok kişi bu potansiyelin farkına vardı.
Olan şey 31 Mart seçim neticelerinin eseri değil. Seçim neticeleri de iktisadi krizin neticesi değil. Elbette iktisadi olarak daha elverişli şartlarda olsaydık, olanın olduğu gibi olması daha müşkül olabilirdi ve elbette seçim bambaşka bir biçimde neticelense, şimdiki durumda olamayabilirdik. Ama olan şeyi böyle çizgisel sebep-sonuç ilişkisi içinde algılamak, bizi çok yanlış yerlere götürebilir. Özünde, memleketin enerji santrallerinin yeterli kapasiteye sahip olduğu ve enerji nakil hatlarının da hâlâ çalışır durumda olduğu bilgilerini önemsiyorum. Bu bilgileri ihtimamla korumak ve yaymak zorundayız diye düşünüyorum.
Erdoğan rejimi, başlarken de işaret ettiğim gibi, sadece Erdoğan’ın karşısına aldığı kesimlerin enerjisini sömürüyor değil. Kendi mobilize ettiği kesimlere de ciddi hasar verdi, hatta muhtemelen onları daha ciddi bir biçimde sakatladı. Unutmamak gerekiyor ki, mahallelerin sadece birinde sokak lambalarının ışıl ışıl olması sürdürülebilir bir hal değil. Olmadığının ispatı Erdoğan rejiminden çıkarılabilir. Herhangi bir yarısı çaresizleşmiş olan bir toplumun ayakta kalmayı sürdürmesi imkânsız. Hatta emniyetle diyebiliriz ki, yüzde yirmisi, yirmi beşi çaresizleşmiş bir toplumun ayakta kalması bile çok müşkül.
Çare, kıt bir kaynak değil. Birinin çare stokunun yükselmesi için diğerininkinin azalması gerekmiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin başına gelen hal, çare kıtlığından kaynaklanmıyor. Mahallelerin birinin omuzlarında yükselen Erdoğan’ın, o mahalleye çare üretebilecek marifetlere sahip olmamasının yol açabileceği huzursuzlukları “ama bakın ötekileri nasıl çaresizleştirdim” diye bastırmasından kaynaklanıyor.
Bu şartlarda, bana öyle geliyor ki, iki meselenin üzerinde kafa yormak gerekiyor.
Birincisi, nasıl oluyor da kendi kitlesinin enerjisini yükseltememesini diğerlerinin enerjisini toprağa vererek telafi etmeye çalışan biri, bu oyunu bunca uzun süre sürdürebildi? Siyaset düzenimiz nasıl bir düzen ki, bu manasızlığı bu kadar uzun süre tolere edebiliyor?
İkincisi, 31 Mart’tan sonra filizlenen başka bir Türkiye ihtimalini nasıl gübreleyebilir, büyütebiliriz? 23 Haziran neticelerinden —ve daha genelde İmamoğlu’nun şahsından— nasıl bağımsızlaştırabilir, muhtemel darbelere karşı daha dayanıklı hale getirebiliriz?