İnsan Severlik, Düzen Severlik

Kavel Alpaslan Tanrı Olmak Zor adlı bir romandan söz etmiş.

Romanı okumadım, okumayı da düşünmüyorum —okumayı neden düşünmediğim de, herhalde, az sonra diyeceklerimden sonra cevaplanmış olacaktır. Alpaslan’ın alıntıları ve dedikleri üzerinden gideceğim.

“Mesela, sınıfların, sınırların ve sömürünün olmadığı; emek ve bilginin hayatın biricik anlamı olduğu komünist bir geleceği hayal edelim” diye başlıyoruz. Diyebilirim ki, insan bilhassa hayallerine ihtimam göstermeli. Hayalleri kadardır herkes. Sınıf dediğiniz şey, bana kalırsa, insanın geliriyle, ekonomik gücüyle alakalı bir şey olmaktan çok, bazılarına bazı hayallerin imkânsız kılınmasıyla tarif edilebilir.

Ama…

Hayallere sosyal bir takım mekanizmalarla sınır konulamaması başka şey, içine aklınıza gelen her türlü pozitif unsuru doldurduğunuz bir bohçayı hayal zannedebilmek ise bambaşka. Hayal bu, adı üstünde, gerçekçi olması lazım gelmiyor ama…

Neyse, şöyle deneyeyim…

Sözünü ettiğimiz gelecekte yaşayan mutlu, mesut insanlar, kendilerininkini andıran bir gezegen keşfediyorlar. Ve fakat o gezegende yaşayanlar binlerce yıl geride —bizim şimdiki halimiz gibi haller içindeler yani. O çok gelişmiş komünist toplumun tarihçileri bu berbat dünya karşısında ne hissediyorlar, öğrenelim. “Fakat komünist dünyanın ahlaki ve insani değerlerini benimsemişler için bu dünyada var olmak pek de kolay değildir: ‘Orada dünyadayken gerçek birer hümanisttik biz, hümanizm insan doğamızın omurgasıydı, insana olan hayranlığımızdı, insana karşı hissettiğimiz sevgi öyle bir raddeye varmıştı ki, neredeyse insan-merkezci olmuştuk; burada ise gerçekte insanları değil, komünarları ama sadece komünarları, bizimle aynı türden dünyalıları sevmiş olduğumuzu anlıyoruz dehşet içinde.’

Evet. Kendilerini hümanist, insan sever zanneden birileri, esasen, sadece düz birer düzen severler. Saat gibi, mütemadiyen kendisini tekrarlayan, hiç aksamayan, öngörülemez hiçbir unsur taşımayan bir tuhaf düzeni seviyorlar. Hayalini kurdukları şey o düzen işte. Daha doğrusu, adına düzen dedikleri, düzen zannettikleri şey.

İnsan bilhassa hayallerine ihtimam göstermeli. Böyle manasız hayaller kurmamalı. Aksi halde…

Romanın kahramanı olduğu anlaşılan tarihçi şöyle sayıklıyor bir yerde: “Onlara acımıyorum, nefret ediyorum, onlardan iğreniyorum: Daha demin önünden geçtiğim şu delikanlının ahmaklığının ve hayvanlığının, sosyal şartların, rezil eğitimin ve her şeyin maddi şartlarını ortaya koyabilirim ama apaçık görüyorum ki, bu benim düşmanım, sevdiğim her şeyin düşmanı, dostlarımın düşmanı, en kutsal saydığım bütün şeylerin düşmanı. Ve ben ondan teorik olarak değil, ‘bu durumun tipik bir temsilcisi’ olduğu için değil, kişi olarak, insan olarak nefret ediyorum (…) Ben buraya insanları sevmek, onların doğruları bulmasına, gökyüzünü görmesine yardım etmek için geldim.”

İnsan kendisine böyle kötülük etmemeli, başkalarından böyle nefret etmesine sebep olacak hayaller kurmaktan kendisini alıkoymalı.

Doğru anlıyorsam roman, muhayyel bir gelecekte iki farklı gelişmişlik seviyesindeki insanların karşılaşmasını anlatmıyor, bir hayalin içinde yaşayanların bugünkü gerçeklik karşısındaki hayal kırıklıklarını anlatıyor. Hoş ve bereketli bir kurgu olabilirmiş gibi görünüyor ancak Alpaslan’ın alıntıları, yazarların meseleyi pek de kavramış olmadıkları intibaı oluşturdu bende. Çamurluklarda tıkınan planktonlar, Spartaküs… Alpaslan’ın yorumuymuş gibi görünen “iyinin değil gerçeğin yolunu çizmek”, filan…