Kinoa, Bal ve Bilgi

Bal Ülkesi filminin afişi

Ümit Alan Birgün’de demiş ki

“Şöyle bir cümle düşünün: ‘Kinoa bitkisinin Batı’da popüler olmasıyla yetiştiği ana bölge Bolivya ve Peru’da fiyatları üçe katlandı. Beş yıl içinde yerli halkın ana besin kaynağını artık yüzde 34 daha az tükettiği gözlendi.’ Ne düşündünüz? Açıkçası benim ilk düşündüğüm ‘zengin Batılılar kinoa yiyecek diye yerliler ana besin kaynağından olmuş’ şeklinde oldu. Ancak konuya derinleşince bambaşka bir gerçek olduğu ortaya çıkıyor: Gerçekte kinoanın popüler olmasıyla yerli halkın geliri artmış ve önceden yoğun olarak kinoa tüketmek zorunda kalırken, yükselen standartları sayesinde başka şeyleri de deneme fırsatı bulmuşlardı.”

Aynı veri, birbirinin tam zıddı bilgilere sebep olabiliyor yani.

Şimdi aynı prensibi, Güzin Sarıoğlu’nun Serbestiyet’te anlattığı filmde yaşananlara tatbik edelim. Sarıoğlu’nun anlattığı kadarıyla Kuzey Makedonya’da, yabani arıların balının sadece yarısını alıp —yarısını arılara bırakıp— adil ve asude bir hayat süren Hatice ve yatalak annesi Nazife’nin hayatı, yanlarına açgözlü bir mülteci ailenin yerleşmesiyle altüst oluyor. Yeni gelenler, arılara bal bırakmayı manasız bulan, hırslarına mağlup olmuş, onu kontrol edemeyen insanlar anladığımız kadarıyla.

Şimdi aynı veriyi şöyle okuyalım. Bal arzını sınırlayarak bal fiyatını yüksek tutan ve böylelikle az emekle çok kazanmayı alışkanlık haline getiren Hatice yüzünden, kasabadaki yoksul aileler çocuklarına bal yediremiyorlar. Ama bir mülteci aile gelip de bal arzını artırınca…

***

Her bir insanın her bir faaliyetinin sayısız neticesi olur. Kinoayı batıda popülerleştirmeye çalışanlar her kim idilerse, dertleri arasında —muhtemelen— Bolivya ve Peru’da kinoa tüketimini düşürmek gibi bir şey yoktu. Hiç de hedeflemedikleri bir yığın başka şeyin daha gerçekleştiğinden emin olabilirsiniz. Ve gerçekleşen her şey, bazılarının lehine, başka bazılarının aleyhine olur. Kimsenin zarar görmemesini sağlamanın biricik yolu var: Hiçbir şey yapmamak.

O durumda da herkes zarar görür. Ancak kimsenin hiçbir şey yapmaması yüzünden gerçekleşecek zararın, bazılarının bir şeyler yapması yüzünden ortaya çıkan zarardan yapısal bir farkı var. O zarar görünmez. Faili belli değildir. Kimse suçlanamaz. Çünkü o zarar, bir şeylerin yapılmasıyla gerçekleşme ihtimali olan faydanın/iyiliğin kaybıdır. Bir şeyler yapılsaydı ancak bilinecekti olan bir faydanın/iyiliğin… Hiçbir şey yapılmadığı için, eğer bir şeyler yapılsaydı gerçekleşecekti olan fayda/iyilik nedir, bilmeyiz. Dolayısıyla kaybettiğimiz muhtemel faydayı da bilemeyiz. İlaveten, birileri bir şeyler yapınca kim bundan nasıl müteessir olacak, onu da yapmadan bilemeyiz.

Aydınlanma aklı deyip durduğum şey, başka bir yığın ön kabulün yanı sıra, (a) kimsenin müteessir olmayacağı bir şeyler yapmanın mümkün olduğu, (b) yapılacak tercih yapılmadan önce kimin bundan nasıl etkileneceğinin yansız ve eksiksiz bir bilançosunun —akıl vasıtasıyla— çıkarılabileceği gibi ön kabullere de saygıdeğer bilgiler muamelesi yapmaktır. Bunların tamamı zırvadır.

İnsan ümit ile korku arasındadır. Hep öyle kalacak. Bir şeyler yapacağız, bir yola düzüleceğiz, yolun bizi nereye götüreceğini bilmiyor olacağız. Bizim değiştirdiğimiz dünya önümüze, biz onu değiştirmeden önce mevcut olmayan problemleri yığacak. Onları aşmak için bir şeyler daha yapacağız.

Başka türlü bir insanlık hali yok.

***

Murat Sevinç Diken’de sormuş: “Devam ettirmeye çalıştığım ‘anayasa’ tartışmaları bakımından da çok gerekli olduğunu savunduğum bir soruyla bitirmek istiyorum yazıyı: ‘Böyle bir iktidar, hangi niteliklere sahip bir toplumu on sekiz yıl yönetebilir?’”  

Siz de benim gibi mi düşündünüz bu soruyu okuyunca, bilmiyorum. Ben içimden, “vav…” dedim, “sözün sonu, on sekiz yıl bu iktidara rıza gösteren bir toplum adam olmaz kardeşim, kapatalım dükkânı”. Bilmem artık Sevinç benim içimden böyle bir şey geçmesini mi murat ediyordu. Ama öyle geçti.

Sonra…

Toplumun falanca durağa bir an önce ulaşması gerektiğinden, o durağa ulaşmak için bir an önce falanca araca binmesi gerektiğinden şüphe etmeyen aydınları tarafından felç edilmiş, kolu kanadı kırılmış bir toplumun, on sekiz yıldır sürenden daha fena bir yığın başka şeye de rıza gösterebileceğini düşündüm. Vardığım neticenin doğru olup olmadığını bilmiyorum. Zaten bilemem. Çünkü bilinemez.

Mesele şu ki, hareketsiz kalmak, ölmeden ölmektir. Dükkânda ne satarsak, dükkânı nasıl işletirsek hayatta kalırız, bilmek mümkün değil ama dükkânı kapatırsak acımızdan öleceğimiz kesin.