Kurşunkalem ve Özdil

Leonard Read “I, Pencil” adlı makaleyi 1958 veya 59’da yazmış. Ben 90ların sonlarında okudum. Okuduğumda ilk hissettiğim şey, “ulan bundan bu kadar zamandır nasıl haberim olmadı” oldu. Daha önce haberim olsaydı, birçok şeyi daha kolayca ifade edebilirmişim gibi gelmişti.

Makaleyi bilenler bilir, sarı, silgili Faber kurşunkalemin ağzından, kalemin nasıl imal edildiğini anlatır Read. Mesela ahşabı North Carolina veya Oregon civarında yetiştirilen sedir ağacından elde edilir. Ağaçları kesmek ve demiryolunun yanına taşımak için işe koşulan onca araç gereci, işgücünü (beceriyi), organizasyonu teferruatıyla sıralar. Benzer şeyi, kalemin her bileşeni için (mesela sarı boyası, kabartma etiketi, silgiyi monte etmekte kullanılan metal aksamı, silgisi için) tekrarlar.

Read’in makalede yaptığı işi örneklemek için, kalemin grafit kısmı için söylediklerini özetleyeyim. Grafit Seylan’da madenlerden çıkarılır. Read madencilerin kullandığı alet edevatı, çıkarılan grafitin taşınmasında kullanılan kâğıt torbaları, o torbaların imalatında faydalanılan teknolojileri, torbaların gemilere yüklenmesi esnasında faydalanılan her şeyi —ve elbette bu arada gemileri— dikkatimize taşır. Hatta gemilerin emniyetle seyredebilmesi için inşa edilmiş deniz fenerlerini…

Seylan’dan taşınan grafit Mississippi’den elde edilen kille karıştırılır ve amonyum hidroksitle işlenir. Sonra muhtelif nemlendirici kimyasallar eklenir. Haddelenir. Mukavemetini ve yumuşaklığını sağlamak için Meksika’da üretilen —ve Türkçesini bulamadığım— Candelilla wax, parafin ve muhtelif kimyasallar kullanılır. Bütün bu kimyasalların üretilmesinde kullanılan bitkilerin üretim süreçlerini filan da hesaba katacak olursak…

“Ben basit bir kurşunkalemim ve benim nasıl yapıldığımı bilen, beni sıfırdan yapabilecek bir tek insan yok yeryüzünde” diyor Read. Bir tek kurşunkalem yapmak için milyonlarca insan gerekiyor. O insanların bilgileri, becerileri olağanüstü bir çeşitlilik sergiliyor. Elbette neredeyse hiç kimse, o kalemin üretildiği fabrikadaki birkaç yüz veya birkaç bin kişi dışındaki hiç kimse, ne grafiti çıkaranlar, ne sedir ağaçlarını kesenler, “hadi bir kurşunkalem yapalım da çocuklarımız okulda kullansınlar” derdinde değiller. Hemen hepsi, kendi bildiği işi yaparak, kendi uzmanlığının gereğini yerine getirerek, kendi menfaatini maksimize etmeye çalışıyor.

Ve ortaya, başka sayısız şeyin yanı sıra, kurşunkalem de çıkıyor.

Piyasa budur. “Masa başına oturup, kendi keskin zekâsı ve derin bilgisiyle onu ikame edebileceğini ileri süren herkesin bir defa daha düşünmesinde fayda var” diyeceğim de… Ortada zekâ, bilgi ve —esas önemlisi— düşünce yok. Ezber var. Bol miktarda…

Bugün kurşunkalem üretmeyi becerebiliyoruz. Herhangi birimiz kurşunkalem üretemeyiz ama piyasa tarafından örgütlenmiş sistemlerin içinde kurşunkalem üretmeyi sürdürmek için artık piyasaya ihtiyaç yok. Nitekim Sovyetler de kurşunkalem üretti. Mesele şu: Bugün zaten üretiliyor olandan “daha iyi” kurşunkalem üretme işini, piyasa olmadan gerçekleştiremezsiniz. Grafiti parafinle değil de filanca başka bir madde ile işlemek, belki de, mevcut kurşunkalemlerden daha iyilerini, daha ucuza üretmeyi sağlayabilir. Ama piyasa olmadan o işi işleyemezsiniz. Diyelim ki parafin yerine marafin işe yarayacak olsa ve fakat marafin ancak ve yalnız kurşunkalem için grafit işlemekte işe yarayacaksa, piyasa onu reddeder.

Çünkü…

Sadece kurşunkalem imalatında işe yarayacak herhangi bir maddenin üretimi için çiftlikler kurmak, hasat yapmak, prosesler geliştirmek ekonomik olmaz. Ne olur? Marafin üreticisi, ürettiği şeyin başka alanlarda da kullanımı için kafa yorar. Ya bambaşka kulanım alanları bulur veya ürettiği malzemeyle üretilecek yepyeni ihtiyaç alanları keşfeder. Her nesilde böyle binlerce, on binlerce insan, kimsenin aklına gelmeyen konularda kafa yoruyor. Çoğu başarısız oluyor. Piyasa budur. Öyle birkaç Marks makalesi okuyup ekonominin künhüne vardığını zannetmekle ikame edilebilecek bir şey değil.

Piyasa budur ve böyle bir şey olduğu için de piyasanın ne işe yaradığını dile getirmek kolay iş değil. “Neoliberalizm geldi, Türkiye muz ithal etti, tarım öldü” filan gibi kestirme, çizgisel nedensellikler ise, kafasında üç beş nöron olan herkesin dile getirebileceği kadar kolay. Kafasında üç beş nöron olanlar, piyasa vasıtasıyla üretilmiş olağanüstü zenginlik sayesinde nüfusun büyük yüzdeleri temel ihtiyaçları karşılamak için çalışma mecburiyetinden kurtulunca diploma sahibi olabildiler. Kafalarında üç beş nörona ve diplomalarına yaslanarak, âleme kendilerinin vaziyet etmesinin elzem olduğunu, aksi halde başımızın fena halde derde girebileceğini iddia ediyorlar.

Başımız dertte mi? Dertte. Çünkü bir kurşunkalem yapmayı bile beceremeyecek olanlar, kurşunkalem —ve daha sayısız şey— yapabilir olmamızı sağlayan mekanizmayı devre dışı bırakmak için her şeyi deniyorlar.

Misal lazım değil de, bugünkü Özdil yazısını yine de dikkatinize sunayım. Erdoğan’ın hekimler için “giderlerse gitsinler” demesi ayıp mı? Ayıp. Ayrıca, her yanından tahlil edilmesini gerektirecek kadar biçimsiz bir çıkış. Ama o çıkışın tahlil edilmesini filan talep eden pek az kimse var o üç beş nöron sahibi diplomalılar arasında. Onlar Özdil okuyacak ve ahaliyi aşağılayacaklar. Dertleri güçleri bu kadar.

Özdil yalancılığın ve ahlaksızlığın şahikası bir adam ve kimler için idol olduğu malum. Ne diyor? Alo 184 varmış, doktor ispiyonlama hattıymış, her ay 1,5 milyon kişi arıyormuş. Hani aklınıza “canım hekimlere fena davrananlar arttı ama yine de çok küçük bir azınlık” gibi bir gerçeklik düşerse diye, peşinen tedbirini alıyor, Özdil soyadlı soytarı. Okurlarının talebine uygun olarak toplumun geniş kesimlerini zan altında bırakmak için gerekeni bilecek kadar nöron var kafasında. Kendi menfaatinin nerede olduğunu biliyor. Sadece onu biliyor.

Alo 184 doktor ispiyonlama hattı filan değil. Bir tek ay 1,5 milyon kişi müracaat etti, o da pandemi danışmanlığı da verildiği ilan edildiğinde. Muhtemelen Özdil okuyarak tatmin olan kitle, “bizim sokakta maskesiz geziyorlar” demek için o kadar meşgul etti o hattı. Yani Özdil’in zan altında bırakmaya çalıştığı kesimin tam düşmanı kesimler, Özdil okuyucuları.

Gördüğünüz gibi başımız dertte. Özdil gibileri okuyup memleket hakkında malumat sahibi olduğuna hükmeden birkaç milyon kişinin, “aslında ne olduğunu” merak etmeden ahali hakkında hüküm sahibi olması ve bu kafasızlıkları ve ahlaksızlıkları ile memleketin muhtelif maddi ve insanı kaynakları üzerinde oturmayı sürdürmesi yüzünden dertte. Sahip oldukları imtiyazları sürdürebilmek için de… Piyasayı iptal edip, kararların Özdil gibilere devredilmesini talep ediyorlar.