Kurtlu Bulgur

Hangi kitabındaydı hatırlamıyorum, Taleb ABD’de “helal gıda” sertifikasının yaygınlığına dikkat çekmişti. Domuz eti ve yağı kullanılmayan gıda manasına… Taleb istatistikler de vermişti yanlış hatırlamıyorsam, şimdi onları aramaya üşendim. Neticede, nüfusunun pek azı Yahudi veya Müslüman olan ABD’de, raflardaki gıda maddelerinin büyük bölümü “helal”di ve oranı da hızla artıyordu.

Neden?

Aklınıza ilk gelen sebebin konuyla hiç alakası yok. Yani Yahudiler ticareti ellerinde tutuyor olmanın sağladığı güçle imalatçılara şantaj yaparak âleme “helal” gıda yediriyor filan değiller. Veya cihatçı Müslümanlar imalatçıları tehdit ederek…

Mesele son derece basit. Nüfusun —diyelim— yüzde üçü “helal” gıda talep ediyor. Kalan yüzde 97’si “yok, ‘helal’ olursa asla tüketmem” demiyor. Ortada bir asimetri var yani. Eğer “helal” gıda üretmiyorsanız, “helal gıda” sertifikası almamışsanız, hedef pazarınız nüfusun yüzde 97’si. Sertifikayı alırsanız yüzde 100’ü. Hesap bu kadar basit.

Taleb mevzuu bir misal olarak açmıştı, tahmin edeceğiniz gibi. Ben de bir misal olarak kullanıyorum. Tek başına bu misal, mesela, asimetrinin hayatta ne kadar mühim olduğunu gösteriyor. Âlemin lineer olmadığını, yani lineer diferansiyel denklemlerle ifade edilebilir olmadığını da gösteriyor. (Eşelersek, muhtemelen başka birçok şeyi daha gösterdiğini görebiliriz. Taleb hangi bağlamda kullanmıştı misali, hatırlamıyorum ama muhtemelen âlemin bambaşka bir özelliğine dikkat çekmeye çalışıyordu.)

Eğer âlem lineer olsaydı, ABD’deki gıda ürünlerinin yüzde üçü “helal gıda” sertifikasına sahip olurdu. Ama değil. Çok daha fazlasında mezkur sertifika var ve giderek de artıyor anladığım kadarıyla. “Herkese payı kadar” filan diye lineer bir tasavvura sahip değilseniz, “olur a” der geçersiniz. Olur böyle şeyler. Güzel kızları da itfaiyeciler kapar mesela —hâlâ öyle midir bilmiyorum ama bir vakitler öyleymiş. Ama eğer lineer tasavvur zihninize kazınmışsa, o tasavvurdan mülhem tuhaf adalet duygunuz varsa, yani ille de raflardaki “helal gıda”nın payının helal gıda talep edenlerin nüfustaki payı kadar olması gerektiğini talep ediyorsanız, aksi halde huzursuz hissediyorsanız kendinizi…

Bir yandan âlemin dehşet verici komplolardan dokunmuş olduğuna inanmaya başlarsınız —yani kendinizi yakarsınız. Öte yandan da bu biçimsiz âlemi düzeltmeye, adaleti sağlamaya adayabilirsiniz hayatınızı —yani âlemi yakarsanız, gücü denkleyebilirseniz.

***

Esasen, son derece sade, basit unsurların son derece karmaşık (kompleks) bir örgütlenmesinden mamul âlem. Her biri son derece kolay anlaşılabilir olan o unsurların karşılıklı etkileşiminden doğan karmaşık gerçekliğin kavranması neredeyse imkânsız. (Bana kalırsa “düpedüz” imkânsız da, sizin de gönlünüz olsun diye “neredeyse” sıfatını ekliyorum.) İnsanlık dediğimiz şey de, ta başından beri, kavranması neredeyse imkânsız olanı kavramaya çalışmış. Bir takım düzenlilikler keşfetmiş, âlemin esrarına vakıf olduğuna hükmetmiş. Sonra yanıldığını anlamış, “a bilmiyormuşum, öyle değilmiş, böyleymiş” demiş.

Ama bunu yaparken eskiden kalanı tamamen temizleyip de yerine yenisini koymamış/koyamamış. Öyle olmaz/olamaz zaten o işler. Dolayısıyla mesela “Tanrı zar atmaz” demiş malum şahıs. Yahudi olduğundan da demiş olabilir, kafamızı karıştırmak için —onu bilemem. Daha eskiden de birileri, artık her kimse, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak”tan filan söz etmiş.

Dimyat’a pirince gidilmezse, evde bulgur olur mu? Kimse pirinç için Dimyat’a gitmezse, Dimyat’ta pirinç olur mu? Pirinç için Dimyat’a gidilmezse Dimyat’taki pirinç, evdeki bulgurdan değersiz olmaz mı? O halde yoksulların, evdeki bulguru yüksek fiyata okutmak ve Dimyat yollarına düşmekten başka şansı kalmamış olabilir mi? Soruları sınırsızca çoğaltabilirim. Şimdilik söylemek istediğim yegâne şey, hepimizin anladığını zannettiğimiz bu tür aforizmaların hepsine şüpheyle yaklaşmak gerektiğinden ibaret. Her biri, âlemin dokusu hakkında manasız varsayımlara yaslanıyor.

İslam dediğiniz şey, esasen, evdeki bulgurla yetinmeyenlerin icat ettikleri bir şey. Ben demiyorum, kendileri öyle anlatıyorlar. Kureyş kabilelerinin bulguruna kaşık sallamayı reddetmekle hayat bulmuş bir şeyden söz ediyoruz. Üstelik Dimyat var mı, Dimyat’ta pirinç var mı, o pirinçten o ilk Müslümanların hissesine bir şey düşecek mi, belli değilken.

Müslümanların Müslümanlık anlatıları yani, tam da, “Dimyat’ta pirinç ihtimali varsa, haydin yollara” anlatısı iken… Kendisini Müslüman âlim diye pazarlayan bir müptezel, derin fikirler serdediyormuş edasıyla yıllardır yaptığı işi taçlandırıp, yıkıcı eleştirilerin yıkıcılığından filan dem vurarak, ahlaksızlığı ahlak haline getirmeye çalışıyor. Benim ahlaksızlık olarak gördüğüm şeyi değil, Müslümanlığın ahlaksızlık olarak tarif ettiği şeyi. “Ahlak da ahlak” deyip duran da ben değilim, Müslümanlar, hatırlatayım.

Ve fakat…

Hayrettin Karaman yalnız değil. Kendilerine Müslüman diyenlerin arasında Karaman gibilerin payları nedir, bilemem. Bundan otuz yıl önce yüzde bir-ikiler seviyesindeydiler, biliyordum. Şimdi kaçtırlar, meçhul. Yine o kadar olsalar bile, “helal gıda” hikâyesinden de tahmin edilebileceği gibi, yüzde yüzün yerine geçebilirler. Raflardaki bütün Müslümanlıklara “Hayrettin Karaman” sertifikası yapıştırılmasına sebep olabilirler. İslam denince, Müslümanlık denince tüyleri diken diken olan, raflardaki bütün her şeye anti-İslam etiketler yapıştırmadan rahat etmeyecek olan bir “azgın azınlık” bütün Müslümanlıkların “Hayrettin Karaman” etiketiyle raflarda yerini almasından memnun da olabilir —gerçi enerjileri mi azaldı, olmayacak şey oldu da sağduyu mu biriktirdiler pek anlamadım, bu hadisede beklenmeyecek kadar serin kaldılar. Neticede Müslümanlığın serüvenini o anti-İslamcılar belirlemeyecek. Raflarda yer alacak Müslümanlıkların “Hayrettin Karaman” etiketiyle yer almasını içine sindiremeyecek Müslümanlar varsa, onlar belirleyecek.

Yoksalar…

Kurtlu bulgura —yoksa bulgurlu kurta mı demeliydim— kaşık sallar dururlar.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin